Evlilik Terapisti Kimdir? Ne Yapar?

Bu yazıda “Evlilik terapisti kimdir?” sorusunun cevabını kısaca vermeye çalışacağım. Bu sorunun cevabının önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü ilişkilerinde problem yaşayan insanlar bu sorunlarına çözüm olabilecek veya kendilerine yol gösterebilecek bir uzman terapist aradıklarında karşılarına farklı unvanlar çıkmaktadır. Bu durum zaman zaman kafa karışıklığına neden olmaktadır.

Evlilik Terapisti kimdir?

Evlilik terapisti ruh sağlığı alanında çalışan ve özellikle evlilik ve aile danışmanlığı alanında standart bir eğitimden geçmiş kişilere yapılan bir tanımlamadır. Evlilik terapistleri eğitimleri doğrultusunda farklı türdeki psikolojik sorun alanlarında da çalışabildikleri gibi, genelde ilişkilerinde problem yaşayan bireylerle çalışan kişilerdir.

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Evlilik Terapisti ve Evlilik Danışmanı Farklı Uzmanlar mı?

Bu iki kavram genel olarak birbirine yakın anlamlara sahiptir. Ancak ayırt edilmesi açısından aradaki nüansı şu şekilde ifade edebiliriz:

  • Evlilik veya aile danışmanlığı süreci kronik psikolojik problemleri olmayan, karar alma süreçlerinde, aile içi ilişkilerde iletişim problemleri yaşayan, ailenin belli geçiş dönemlerinde (evlenme, çocuk sahibi olma, ergenlik döneminde bir çocuğa sahip olma, çocukların evden ayrılması, çocuk kaybı veya boşanma dönemleri gibi) stres ve çatışma yaşayan ailelerle çalışılan bir süreçtir. Bu süreçte ailelere aile içi problemlerini çözmeleri için rehberlik yapılarak problemlerini çözmelerine yardımcı olmaya çalışır evlilik danışmanı / aile danışmanı.
  • Evlilik terapisi süreci ise yukarıda anlatılanları kapsadığı gibi, daha derin problemlerin, örneğin ailedeki bireylerin sahip oldukları kişilik problemleri veya daha derin patolojilere sahip aile yapılarının sağaltımını da içerebilmektedir.

Evlilik Terapisti ve Psikolog arasındaki Fark Nedir?

Evlilik terapisti genel olarak ilişki terapisi, ilişki danışmanlığı alanında çalışan ve evli veya evli olmayan çiftlerin ilişkilerinde yaşadıkları problemlere çözüm bulmaya, sorun yaşayan ailelere rehberlik yapmaya çalışan kişi olarak tanımlanabilir.

Psikolog ise psikoloji bölümü mezunu kişilerin almış olduğu bir unvandır. Psikolog ruh sağlığı uygulamaları alanında eğitim almış kişidir. Evlilik veya aile terapisi alanı özellikle ilişki terapisi alanında çalışmak isteyenlerin sonradan almış oldukları standart eğitimler sonrası yapılan tanımlamadır. Yani evlilik terapisti olabilmek için yükseköğretim düzeyinde ruh sağlığı alanında eğitim aldıktan sonra (psikoloji, psikolojik danışmanlık, psikiyatri gibi) evlilik ve aile danışmanlığı alanında eğitim almak gerekir. Bu eğitim yüksek lisans/doktora olabileceği gibi, evlilik terapisi / çift terapisi alanında içeriğe sahip bir psikoterapi ekolünün eğitimini almak da olabilir.

Evlilik Terapisti Çiftlere Nasıl Yardımcı Olur?

Evlilik terapisi sürecine başvuran insanların en çok merak ettikleri sorudur, karşılarındaki uzmanın nasıl bir yöntem uygulayacağı ve uygulayacağı bu yöntemin onların genel ilişki problemlerine çözüm olup olmayacağı sorusu. Bu sorunun cevabını çok kısaca şu şekilde verebiliriz:

Evlilik terapisti ilişkilerde yaşanan problemlerin muhtemel nedenleri ve çözüm yolları hakkında bilgi sahibi olan kişidir. Ancak her çift psikoterapi sürecinde kendi öznel problemleri üzerinden değerlendirilir. Yani her ailenin, her çiftin sorunu benzer olsa da farklı kökenlere, dinamiklere sahiptir. Ayrıca ilişki problemlerinin çözümüne her birey başkalarından daha farklı düzeyde katkıda bulunabilir. Bu nedenle evlilik terapisti her çifti özel olarak kabul eder ve her seferinde, bir başka çiftin yaşam hikâyesine benzese de, farklı bir yaşam hikâyesi ile karşı karşıya olduğunu bilerek çiftleri dinler.

Büyülü bir değneği yoktur evlilik terapistinin. Çiftlere sorunlarının çözümünde belli teknikler öğretir zaman zaman. Onların yaşam hikâyelerine dâhil olur. İlişkideki haklıyı haksızı bulmaya çalışmaz. Tam tersine birbirlerini durmadan suçlayan ve kendisinin haklı olduğunu karşısındakilere ispat etmeye çalışan çiftlere bunun bir çözüm olmadığını göstermeye çalışır. Yani evlilik terapisti, çiftlerde bir farkındalık oluşturmaya çalışır. Bu anlattıklarım televizyonlarda, belli programlarda kimin haklı kimin haksız olduğunu bulmaya çalışan, erkeğin nasıl kadının nasıl davranması gerektiğini empoze etmeye çalışan bazı uzmanların (!) yaptığından farklı olsa da, evlilik terapisi genel anlamda böyle bir şey.

Bu yazı Evlilik Terapisti Kadir Burak SALİMOĞLU tarafında yazıldı.

Ankara’da evlilik terapisi desteği almak istiyorsanız, 0530 885 8145 numaralı telefondan kendisine ulaşabilirsiniz. Ayrıntılar için Evlilik Terapisti Ankara linkine tıklayabilir ve iliskiterapisi.com sitesini de ziyaret edebilirsiniz.

Evlilik Nedir? – Psikolojik Bir Analiz

Evlilik, farklı şekillerde de olsa, hemen hemen her kültürde görülen bir ilişki biçimi olarak kabul edilmektedir. Şu anki antopolojik verilere göre, insanlığın tarih boyunca, “bir şekilde” evliliği deneyimlediğinden bahsedebiliriz.

Bu yazıda, psikoloji literatüründen hareketle, evliliğin ne olduğu üzerinde durmaya çalışacağım.

Evlilik Nedir?

Evlilik, kadın ve erkeğin, içinde bulundukları toplum tarafından onaylanmış birlikteliğini ifade eder. Yer yer farklılık gösterse bile, evlilik genelde, tarafların özgür iradesi ve isteği doğrultusunda birlikte yaşama isteğini gösterir. Bir evliliğin gerçekleşebilmesi için, bireylerin belli bir olgunluk seviyesine ulaşmaları (reşit olmaları) gerekir. Söz konusu olgunluğun kültüre değiştiğini de hatırlatmak isterim.

Psikoloji literatüründe evlilikle ilgili farklı tanımlara rastlayabilmekteyiz. “Evlilik nedir?” sorusuna dönük bazı ifadeleri şu şekilde listeleyebiliriz:

“Evlilik, kültürler arasında farklılıklar olsa bile tüm toplumlarda resmi olarak kabul edilen tek beraberlik şeklidir.”

“Evlilik, karşılıklı bir dayanışma, toplumsal kabul görme ile gerçekleşmiş bir anlaşma ve tüm toplumsal engelleri ortadan kaldırarak cinsel gereksinmelerin karşılıklı olarak karşılanmasına izin verilen bir kaynaştırmadır.”

“Evlilik, birbirini seven iki bireyin duygularını içsel dünyalarından çıkarıp  sosyal bir gerçeklik haline getirmek için kullandıkları bir kurumdur.”

“Evlilik, kişinin benliğini bir başkasının benliği ile birleştirmesine olanak veren, kişiliğini geliştirmesini ve mutlu olmasını sağlayan bir kurumdur.”

“Evlilik, evlenmeye karar verildiğinde evi geçindirmek, çocuk sahibi olmak, cinsellik, birbirine destek olmak, hayal kırıklıklarını hazmetmek, başarıları kutlamak yani kısacası bir güç birliği oluşturmak için bireylerin birbirlerine verdikleri sözdür.”

“Evlilik, kurumsallaşmış bir yol, bir ilişkiler sistemi, bir kadınla bir erkeği birbirine bağlayan, doğacak çocuklara toplumda bir yer edinmeyi sağlayan, toplumsal yönden devletin kontrol, hak ve yetkisi bulunan yasal bir kurumdur. Ayrıca toplumlarda farklılıklar gösterebilen, aile kurmayı ve soyun devamını sağlayan iki insanın kalıcı bir evlilik için birlikte oluşturdukları, birbirlerine ve çocuklarına karşı ortak sorumluluklarını yerine getirmeye söz verdikleri, birbirine bağlı sistemlerden oluşan bir kurumdur.”

“Evlilik nedir?” sorusuna verilen cevaplara baktığımda benim dikkatimi çeken noktalardan biri, her tanıma bir eleştiri getirilebilecek olmasıdır. Mesela “resmi birliktelik” vurgusuna rağmen, gayri resmi (dini nikah gibi) evliliklerin olması, “birbirini seven iki insan” vurgusuna rağmen, evleneceği kişiyi sevmediği halde onunla evlenmek zorunda kalanların varlığı, “reşit” vurgusuna rağmen “çocuk yaşta evlenenlerin” olması gibi. Belki de, tartışılmaz ve evrensel evlilik tanımı arayışından ziyade, her tanımın dikkatimizi çektiği noktalara bakmak daha çok işimize yarayacaktır.

Evlilik ilişkisi, hayatımız boyunca gerçekleştireceğimiz en önemli kişiler arası ilişki şekillerinden biridir.  Günümüz dünyasında evliliğin daha çok, partner seçiminde ve beraberlikte özgürlük, cinsellikte eşitlik ve yakın ilişki gibi özelliklerine vurgu yapılmaktadır.

Uzun süredir evli olan çiftlerle yapılan bir araştırmada, evliliklerin beş temel taşı olduğu tespit edilmiştir. Bunlar:

  • mahremiyet,
  • bağlılık,
  • uygunluk,
  • iletişim ve
  • dini yönelimdir.

Evlilik neden bir ihtiyaç oluyor?

“Neden evleniyoruz?” sorusuna cevap arayan araştırmacılar, şu sonuçlarla karşılaşmışlar:

  • kişinin biyolojik, sosyal ve psikolojik gereksinim ve güdülerin doyurulması,
  • dünyaya yeni nesiller getirme,
  • toplumda bir yer edinebilme,
  • birlikte güven içinde olma ve korunma, dayanışma duygusunu hissetmek ve sahiplenme duygusu.

Toplumumuzda evlenme şekilleri nelerdir?

Türkiye’de evlenme şekillerine baktığımızda, iki farklı yöntem öne çıkmaktadır:

  1. Severek evlenme: Severek evlenme kavramı, toplum içerisinde, iki karşı cinsin birbirini severek ve isteyerek, kendi özgür iradesiyle, hayatlarını birleştirme isteklerini gerçekleştirme olarak tanımlanmaktadır.
  2. Görücü usulüyle evlenme: İki kişinin flört etmeden, aracılar sayesinde konuşup anlaşılarak, hayatlarını birleştirmeleridir. Bireyler evlenmeden önce, birbirini tanıma fırsatını ya çok az bulabilirler ya da hiç bulamazlar. Kimi evliliklerde bu durum sorunlara neden olurken, kimi evliliklerde ise sorunsuz bir şekilde iyi sonuçlanabilmektedir. Birbirini tanımadan evlenen bireylerin zamanla birbirlerini sevebilme olasılığı sıklıkla görülen bir durumdur.

Evlilik ve Eş Seçme Süreci

Haluk Yavuzer, eş seçimini “insan hayatındaki en önemli kararlardan biri” olarak görmektedir. Birey geri kalan hayatındaki vereceği bu kararla birlikte birçok yönden olumlu veya olumsuz yönde etkilenmektedir. Evlilik hayatı bireyin ömrünün yarısından fazlasını, hatta bazen üçte ikisinden fazlasını kapsayabilmektedir. Bu sebeple eş seçimi önemli bir karar, zor ve karmaşık bir dönemdir.

Evlenmeye karar vermeyle başlayan, eş seçimiyle devam eden ve evliliğin gerçekleşmesiyle yerini bulan aile, bir zincirin halkaları gibi birbiriyle bağlantılı ve sağlam bir zeminde işlerlik göstermektedir. Nasıl ki halkalardan biri zayıf olduğunda zincir kopacak ve kullanılmayacak hale gelir, sağlıklı bir aile hayatı yaşayabilmek için de evlenmeye karar verme ve eş seçimi aşamasında bireylerin bilinçli davranmaları gerekmektedir.

İnsanın yaşamında iki önemli konu vardır; bunlardan biri meslek seçimi, bir diğeri ise eş seçimidir. Kişinin bu iki konu ile ilgili doğru karar vermesi, bireyin mutluluğu için hayati öneme sahiptir. Evlilikte doğru insanı bulmak kadar, evlilikten nelerin beklenildiği de son derece önemli bir konudur.

Çoğu zaman evlilikler bir seçme süreci sonucunda gerçekleşmektedir. Eş seçiminde iki temel ilke vardır. Bunlar:

  1. Benzerlik İlkesi: Benzerlik İlkesi’ne göre, sınırlı bir grup içerisinde yaş, ırk, etnik köken, toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliklerine dayanılarak seçim yapılmaktadır.
  2. Bütünleme İlkesi: Buna göre, kişiler kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özelliklere dayanarak seçim yapmaktadır.

Eş olacak bireyin çoğu özelliklerinin eş seçimi yapan kişinin özellikleriyle karşılıklı olarak uyum sağlaması ilişkilerin daha sağlıklı olacağını savunmaktadır. Bireysel özellikler, genel görünüş, ekonomik durum, mesleki ve sosyal statü seçilecek kişide aranan özelliklerden bazılarıdır.

Karşılıklı duygulara bağlı olarak, partner seçiminde, ilişki sürecinin dinamiklerini göz önünde bulundurarak, karar verilmelidir. Evlenilecek adayın kendine benzer özelliklere sahip olması sayesinde, sağlıklı bir evliliğe ulaşılacağına inanılmaktadır. Evlenecek bireylerin birbirlerine uygun ya da uygun olmayan kişilik özelliklerinin, yetiştirilme tarzlarından, eğitim durumundan, psikososyal farklılıklardan, dini inanışlardan, sosyokültürel yapısından ve coğrafi konumlardan etkilendiği ve böylece biçimlendiği görülmektedir.

Bazı bireyler, kendilerinde olmayan özellikleri başkasında aramaktadırlar. Farklı özelliklerden doğacak yaşantılar, sıradan evlilik ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Eş seçimi, bireyin hayatındaki en önemli kararlardan biridir ve bireyin geri kalan yaşamı vereceği bu kararla etkilenebileceği ifade edilmektedir. Bu kararla birlikte birey, hem nasıl bir yaşam sürdüreceğine hem de kimden çocuk sahibi olacağına karar vermiş olmaktadır.

Bilen (2004), eş seçiminin başarılı olabilmesi için kişinin evlilikteki beklentilerinin gerçekçi olup olmadığını belirlemesi gerektiğini ifade etmektedir. Ayrıca ortak yönleri çok olan kişilerin evliliklerinde başarı şanslarının yüksek olduğunu, fakat birbirine tam olarak uyum sağlayan iki kişi bulmak ve bunların her yönüyle olumlu ilişkiler içinde yaşamalarını beklemek pek gerçekçi olmadığını belirtmektedir.

Eş seçme konusunda iki farklı görüş vardır:

A- Homogami: Bu görüşe göre evlenecek kişilerin ortak yönlerinin çok olması evlilikte başarı şansını arttırmaktadır. Bu tür evliliklerde ekonomi, din, ırk, eğitim, yaş, sosyal değerler açısından önemli ölçüde yakınlıklar olduğundan anlaşmazlıklar daha az olmaktadır. Ayrıca çıkabilecek sorunlar olsa bile çözüm bulmak daha kolay olmaktadır.

B – Heterogami: Bu görüşe göre eş seçiminde zıt özelliklerin olduğunu ileri sürülmektedir. Ondaş, eş seçim aşaması sürecinin sağlıklı işlemesi adına büyük önem teşkil ettiğini ifade etmektedir. Ayrıca eş adaylarının tercih ettikleri yollar evliliğin gidişatını belirlemektedir.

Bireylerin mutlu ve huzurlu evlilikler yapmasını sağlayan iki yol vardır. Bunlardan biri, önce kişilerin birbirlerini görüp beğenmesi, tanıması, arkadaşlık kurması ve bu konuda bir karara varmadan; sözüne, değer yargılarına güvenilir, tarafsız, büyüklerinin, yakınlarının, yakın arkadaşlarının görüş ve düşüncelerini alıp ondan sonra bir karara varmalarıdır. İkinci yol ise yine sözüne, değer yargılarına güvenilir büyüklerin, yakınların, yakın arkadaşların buldukları, tavsiye ettikleri insanları tanımaya, bu insanla anlaşıp anlaşamayacağını öğrenmeye çalışıp buna göre karar vermeleridir. Her iki yol da genel anlamda birbiriyle aynıdır. Başkalarının bulup beğendiği ya da tavsiye ettikleri insanla evlenmek söz konusu olunca, kişinin beğenmesi ve sevmesi şarttır. Aksi durumda böyle bir seçim tek taraflı, eksik ve kusurlu olur.

Yavuzer’e göre, eş seçimi çok önemli bir karardır ve eş seçimine ilişkin kararı üç aşamalı bir karar süreci olarak tanımlamaktadır:

  1. İlk aşamada öncelikle kişinin kendisini çok iyi tanıması gerekmektedir.
  2. İkinci aşamada birey, evleneceği partnerinin sahip olmasını ve olmamasını istediği özelliklerini kararlaştırmalıdır.
  3. Son aşamada ise hayatını birleştirmeyi düşüneceği partnerde olmasını ve olmamasını istediği özellikler ile karşısındaki kişinin bu özelliklere ne ölçüde sahip olup olmadığını kıyaslamalıdır.

Ülkemizde eş seçiminde, bireylerin farklı il veya coğrafi bölgelerden olmaları önemli bir engel değildir. Fakat eski dönemlerde, farklı köyler bile olsa yabancı yöreye gelin vermek ya da gelin almak hoş karşılanmamaktaydı. Çünkü tür evlilikte özellikle kadının bir tür gurbet hayatı yaşamasına sebep olacağı düşünülürdü. Günümüzde ise farklı yörelerin insanları genellikle büyük şehirlerdeyken farklı yörelerin insanları ile tanışmakta ve evlenmektedirler. Her iki eş de bir tür gurbet yaşadığından eşler arasında bu yönden bir dengesizlik ortaya çıkmamaktadır.

Eş Seçimini Etkileyen Faktörler

Eş seçimini etkileyen faktörlere bakıldığında, Bilen’e (1996) göre kişinin hangi özelliklere sahip olması gerektiği konusu bakış açılarına, alışkanlıklarına, kültürel ve sosyal niteliklerine göre kişiden kişiye değişebilmektedir. Fakat yine de hangi hususların daha önemli olduğu ve göz ardı edilmemesi gerektiği konusunda bir değerlendirme yapması mümkündür.

Literatür incelendiğinde, Buss’a göre bayanların potansiyel partnerlerinin ekonomik ve sosyal kaynaklardan yararlanma gücüne, bayların ise kadınların dış görünüşüne daha fazla önem verdikleri anlaşılmaktadır. Fakat kadınlar ile erkeklerin her ikisi de zenginlik ve fiziksel özelliklerine önem vermelerine karşın her cinsin bu kavramlara yükledikleri önem farklılık göstermektedir.

Aile ve akrabalar, eş seçimi ve evliliklerde etkili olmaktadır. Geleneksel toplumlarda bu etki daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Görücü usulü evliliklerde, aile ve akrabalar evlilik aşamalarında flörte göre daha çok söz hakkı ve
yönlendirici olduğu bir ilişkiler örgüsüne sahiptir.

Warren, bireyin kendine en uygun eşi seçebilmesi için öncelikle kendini yeterince tanıması, ya da bireyden ne beklediğini, nasıl bir hayat kurmak istediğini, kendisinin güçlü ve zayıf yönlerinin neler olduğunu, kendisini mutlu eden şeylerin neler olduğunu gibi konuları bilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Buss ve arkadaşlarına göre ise partner seçme sürecinde hem kadınların hem erkeklerin çekiciliğe, ekonomik olanaklara ve eşler arasındaki aşka verdikleri değerin giderek arttığını, fakat güzel yemek yapma ve ev işlerine verilen değerin azaldığını ifade etmektedirler.

Çiftlerin sağlıklı bir aile ortamında yaşayabilmelerinin en önemli koşulları; birlikte eğlenmek, öğrenmek ve birbirlerinin bilgi eksikliklerini karşılıklı bir aşağılama olgusu olarak kullanmamaktır.

Birbirinden çok farklı eğitim seviyesine sahip olan eşlerin birbirleriyle konuşmak, tartışmak ve müşterek kültürel
faaliyetlerde bulunmak imkânından mahrum olacakları açıktır. Yani eğitim seviyesindeki farklılıklar eşler arasındaki denkliği ortadan kaldıran olumsuz durumlardır. Aynı şekilde eşlerin gelir durumları da birbirinden açık şekilde farklı olmamalıdır. Gelirin miktarı kişinin harcama alışkanlıklarını belirleyen önemli bir unsurdur. Ekonomik sıkıntılar ise eşlerin birbirlerine karşı olumsuz davranışlarda bulunmalarına sebep olabilecek önemli bir etkendir. Özellikle Türkiye’de erkeklerin evin ve eşinin ihtiyaçlarının erkek tarafından karşılanmasını bir gurur meselesi olarak
görmeleri gerçeği karşısında kendi şahsi gelirini rahatça harcayan bayanların kocaları tarafından kolaylıkla kabullenilmesi mümkün değildir.

Bacanlı, eşlerde istenen özellik ve tercihlerin neler olabileceğine dair bir araştırma yapmıştır. Bu çalışmada, genç kız ve erkeklerin eşlerinde aradıkları bazı özellikler sorulmuştur. Farklı özellikler yönüyle kız ve erkek öğrencilerin verdikleri cevaplar, yaşanılan şehre ve cinsiyete göre, farklılık göstermektedir. Fakat karşı cinsiyetlerde aranan öğeler kişisel özelliklere göre biçimlenmektedir. Kızlar partnerlerinin kendilerine yakın bir eğitim geçirmelerini, önemsemektedirler. Bu onların, kendilerinden daha düşük bir eğitim seviyesine sahip olan bir eş ile evlenmek istemeyişlerindendir. Özellikle eğitim seviyesi yüksek olan bayanların toplumsal yapıdaki davranışları genellikle bu yönde olmaktadır.

Şahinkaya’ya göre de, eş seçiminde göz önünde bulundurulması gereken özellikler; ‘aile görgüsü, ailenin tek çocuğu olmamak, fiziksel ve düşünsel olarak sağlıklı olmak, ana babanın evliliği uygun bulunması, aile kurma yeterliliğine sahip olmak, bireylerin görüşlerinin ve mizacının birbirine uygun olması, aynı tür eğlencelerden hoşlanmak, arkadaşlık ve sosyal ilişkiler kurabilmek’ şeklinde sıralanmaktadır.

Eş seçimi ile ilgili düşünceler zaman içinde ve kişiden kişiye, kültürden kültüre göre değişiklik gösterse de kimi öncelikler her zaman ve her yerde çok önemli olmaya devam etmektedir. Toplumumuzda eş seçimi sürecinde düşünülmesi gereken bazı önemli faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Evlenilecek kişiye yönelik hissedilenler ve düşünülenler: Eş adayına karşı hissedilenin, istek ve ihtiras düzeyinde kalmaması, ilişkide olması gereken duygunun, gerçek sevgi olması önemlidir. Bunun içinde eş adayına duyulanın karıştırılmadan açıkça tespit edilmesi gerekmektedir.

2. Evlenilecek kişinin fiziksel özellikleri: Evlenmeyi düşünülen kişinin fiziksel özelliğinin nasıl bulunduğu, beğenip beğenmediği de son derece önemlidir. Çünkü bu durum o kişiye hissedilenlerin yanı sıra o kişinin yanında hissedilenleri de etkileyecektir.

3. Evlenilecek kişinin kişilik özellikleri: Kişi için evleneceği kişinin; sevecen, güvenilir, dürüst, saygılı, hoşgörülü, iyi niyetli, sabırlı, öfkesini kontrol edebilir, kaba kuvvete başvurmayan biri olması önemliyse, eş seçimi kararında bu özellikleri mutlaka aramalıdır.

4. Evlenilecek kişinin eğitimi: Partnerlerin eğitim düzeylerinin benzerliği onların zihinsel kapasitelerinin ve sorunları ele alış biçimlerinin da daha benzer ve uyumlu olmasını sağlayacaktır.

Çıngır, medeni Kanunda evlenme yaşının düşük tutulmasının sakıncalı olduğunu vurgulamaktadır ve eşlerin yeterli olgunluğa gelmiş olmalarının sağlıklı bir evlilik için önemli bir unsur olduğunu ifade etmektedir. Bulut, erken evliliklerin sakıncaları ile ilgili önemli bazı bulgular elde etmiştir. Buna karşılık eşler arasında özellikle kadının yaşının büyük olması yönünden bir yaş farkı bulunması eşlerin uyumunu olumsuz etkileyen bir faktör olarak öngörülmektedir.

Evlilikte Eşlerin Uyumu

Çiftler arasında uyum, evlilik hayatındaki tüm yönleri etkileyen önemli etkenlerden biridir. Gün geçtikçe evlilik ilişkisinde olumlu ve olumsuz faktörlerin birlikte işlerlik gösterdiği bir denge oluşmakta, bu dengeler sistemi evliliği
sürdürülmesinde ya da bozulmasında önemli bir rol oynayabilmektedir. Evlilik ilişkisi içerisinde kesin bir işlev gören bu dengeler, sosyal, ekonomik, kültürel ve kişisel kökenli bozucu faktörlerle sarsılabilmekte, özellikle sarsıntılı bir zemin üzerine kurulmuş evlilikleri sonlandırabilecek kadar güçlü olabilmektedir.

Kimi zaman kurulmuş olan dengeler çiftlerden birinin bireysel patolojisi üzerine inşa edilebilmekte, tedavi gören partnerin kalkınması ile sistem çöküntüye uğrayabilmektedir.

Doyumlu bir evlilik hayatı kurabilmenin en önemli koşulu dengeli ilişkiler kurabilen birer eş olabilmektir. Evlilik hayatında bu başarıyı yakalayabilmek için eşler karşılıklı olarak beklentilerinin neler olduğunu anlayıp benimsemeli, paylaşmalı ve saygı göstermelidirler.

Evlilikte çiftlerin uyumu, birbiri ile etkileşen, evlilik ve aileyi ilgilendiren konularda ortak kararlar alabilen ve problemlerini çözebilen çiftlerin evliliği uyumlu bir evlilik olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca evlilik uyumu eşlerin uyumlu birlikteliklerinin sonucu olarak evlilik yaşantısındaki doyumu ve mutluluğu da tanımlamaktadır.

Evlilik uyumu, evlilikte isteklerin ne kadarının cevap bulduğu ve bir evliliğin zorunlu ve gönüllü niteliklerinin dengelenmesiyle ilişkilidir.

Evli çiftler her zaman zannedildiği kadar tutum benzerliğine sahip değildir. Haws ve Mallinckrodt, eşlerin değer sistemlerinin benzerliğini ise evliliğin ilerleyen yıllarında uyumu etkileyen bir faktördür. Evliliğin ilk dönemlerinde uyumlu olan eşler bu durumu ise, bireyleşme süreçlerini ne kadar tamamladıkları ile ilgilidir.

Çiftlerin uyumlu olabilmesi için, eşler arasındaki iletişimin kuvvetli olması, ortak değer ve amaçları benimseyip aile içerisinde alınacak kararları birlikte verebilmeleri, ayrıca akrabalarıyla olan ilişkilerinde, boş zaman etkinliklerinde ve  gelir idaresi konularında anlaşma sağlamaları gerekmektedir.

İnsanın doğası gereği eskiden beri evlilikte kadın ve erkek arasındaki uyum önemli bir mevzu olmakla birlikte, son yıllarda uzmanların daha fazla ilgilenmesi gereken bir konu olmaya başlamıştır. Uyumlu bir evlilik hayatı çiftlerinin evlilikten sağladığı doyumu ve evlilik mutluluğunu etkilerken, farklı değişkenlerle beraber gittikçe zorlaşan sosyo-ekonomik koşullar karşısında çiftlerinin ruhsal sağlığını da korumaktadır.

Poroy’a göre evlilik hayatının yürütülebilmesi çok emek ve özen gerektirir ve eşlerin birbirine olan uyumu çok önemlidir. Evlilikte taraflar sorunlara daima kendi açılarından bakarlar veya olayları değerlendirdiklerinde kendilerini haklı gibi görünürler. Doyumlu ve sağlıklı bir evlilik için eşlerin daima diğer eş tarafından da olaylara bakmaya çalışması gerekir.

Spanier evlilikte uyumu, çiftlerin günlük yaşantısında değişen koşullara uyum sağlaması ve belirli bir zaman içinde birbirlerine uygun olarak değişmesi şeklinde belirtmektedir. Sabatell ise, partnerlerin birbirleriyle iletişim kurabildiği, evliliğin önemli alanlarında fazla problem yaşanmadığı, sorunların her iki tarafı da mutlu edecek şekilde
çözümlenmesini evlilik uyumu olarak tanımlamaktadır.

Çelik, evlilikte karşılıklı uyumun sağlanmasında bireylerin kişilik yapılarının, öznel olarak ilişkiyi yaşama biçimlerinin ve beklentilerinin önemli bir role sahip olduğunu belirtmektedir. Evlilik uyumu, doyumu, mutluluğu, ve evlilik bütünlüğü kavramları evliliğin kalitesini tanımlayan kavramlardır.

Yılmaz, yüksek evlilik kalitesinin, iyi uyum, yeterli iletişim, evlilik ilişkisinde yüksek doyum ve mutluluk derecesi ile ilişkili olduğu düşünüldüğünü belirtmektedir. Evlilik uyumunda bireylerin kendi düşünceleri değil aralarındaki ilişkinin niteliği değerlendirilir. Ayrıca çiftlerin her birinin ilişkiyi iyi bir şekilde sürdürebilme kapasiteleri önemlidir. Evlilik doyumu ise eşlerin evlilik ilişkilerinde tüm boyutlarıyla hissettikleri öznel mutluluk ve hoşnutluk duygularıdır.

Yılmaz’ın Johnson ve arkadaşlarından aktardığına göre; eşler arasındaki uyumun, eşler arasındaki mutluluk, etkileşim, anlaşmazlıklar, problemler ve boşanma eğilimi olmak üzere beş faktörde toplandığını belirtmiştir. Bu beş faktör aşağıdaki şekilde tanımlamaktadır:

1. Bireyin evliliğine ilişkin doyum hissi faktörü.
2. Eşlerin günlük aktivitelerin ne kadarını birlikte yaptığını içeren etkileşim faktörü.
3. İlişkideki sözel ve fiziksel çatışmanın sıklığı ve yoğunluğunu gösteren anlaşmazlık faktörü.
4. Eşlerin kişisel özellikleri ya da davranışsal özelliklerinden (kıskançlık, kolay incinme, çabuk sinirlenme, savurganlık, alkol alma gibi) kaynaklanan problemler faktörü.
5. Evliliğin problemli olduğunu ve boşanma olasılığını düşünme, eş ya da arkadaşlarla boşanma olasılığı hakkında konuşmayı içeren boşanma eğilimi faktörüdür.

Sağlıklı ve Sağlıksız Evlilik Nedir?

Literatürde, Kim ve Mckenry, sağlıklı ve sağlıksız evlilik araştırıldığında, çoğu araştırmacı evlilik statüsünün, ilişkinin kalitesinden bağımsız olarak, bireyin psikolojik iyi oluşunda ağırlıklı bir belirleyici olduğunu öne sürülmektedir. Peacock ve Demo, bu durumu evliliğin aile içi ilişkileri ve aileye ilişkin süreçleri değerlendirmede önemli bir etkisi olan sosyal bir yapı olmasıyla ortaya koymuştur.

Sağlıklı bir evlilik hayatının kişiler ve toplumlar açısından önemli olduğu için eşler arasındaki uyum son yıllarda psikolojinin en çok üzerinde durduğu konulardan biri haline getirilmiştir. Fışıloğlu’ na göre bunun sebebi, evlilik uyumunun aile içi ve aile dışı ilişkilerin ve iletişimlerin belirleyicisi olarak gün geçtikçe daha da önem kazanmasıdır.

Burton’un yaptığı bir çalışmasında, evlilik kurumunun, bireylerin hayatlarına anlam katmalarına, sosyal rollerini genişletmelerine aracılık ederek ruh sağlığını olumlu yönde koruduğunu ortaya koymuştur.

Hawkins ve Booth, evlilik ve iyi oluş arasındaki bağlantıyı inceledikleri çalışmalarında, evlilik hayatı bozuldukça, iyi oluş üzerindeki olumlu etkisinin de bozulduğunu belirtmektedirler. Her ne kadar evlilik ve iyi oluş arasında olumlu ilişki görünüyor olsa da bunun evliliğin kalitesine bağlı olarak değişebileceğini, kalitesi düşük bir evliliğin ise stres kaynağı olarak değerlendirilmiştir.

Glenn, mutlu bir evlilik yaşamı olmayan bireylerin genel mutluluk düzeylerini düşük olarak değerlendirme eğilimi gösterdiklerini ifade etmektedir. Ayrıca yapılan çalışmalarda, evliliğin kalitesi ile genel mutluluk düzeyi arasında cinsiyetler açısından da farklılık gösterdiği görülmüştür. Bayanlar için aradaki bu ilişki baylara göre daha güçlüdür.

Yıldırım’a göre, sağlıklı bir evlilikte, evli kişilerin psikolojik iyi oluşu üzerinde önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Yani evlilikteki ilişkinin kalitesi, buna bağlı olarak iyi oluşu doğrudan ya da dolaylı etkileyen bir faktördür. Bu noktada eş desteği faktörünün evlilik niteliği ile yakından ilişkili olduğunu ve iyi oluşu ise doğrudan etkileyebileceğini düşündürmektedir. Yapılan araştırmalar, eşinden destek gören evli bireylerin depresyona girme riskinin azaldığını göstermektedir.

Evlilikler Neden Sonlanıyor?

Özgüven’e göre, eşlerin “aşk’ın” anlamına ilişkin farklı görüşleri, iletişim ve etkileşim sorunları, cinsel ilişki konusundaki anlaşmazlıklar, cinsel rollerle ilgili sorunlar, eşlerin kişilik bozuklukları ve zararlı alışkanlıklar, çocuk
sahibi olamama, maddi sıkıntı, evlilik dışı ilişkiler, eşlerin birbirlerini tamamlamalarında ve bütünleşmelerinde uyumsuzluk ve eşlerin ailelerinden kaynaklanan sebepler eşler arasında çatışma yaşanmasına ve huzurun bozulmasına neden olmaktadır.

Erişti’e göre, iki farklı aile ortamında yetişen bireylerin birbirinden farklı dünya görüşleri, alışkanlıkları, inançları ve değerleri, eşlerin evliliğin uyumla ilgili amaçlarını belirlerken ortak bir noktada anlaşamamaları gibi etmenlerin eşlerin aralarında sorunların yaşanmasına ve uyumsuzluğun ortaya çıkmasına neden olabileceğini ileri sürmektedir.
Canel ise evlilikte sıklıkla yaşanan ve çatışmaya neden olup eşler arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyen sorun alanlarını şu şekilde belirtmiştir:

  • Eşlerin kriz ve sorun çözme becerilerindeki eksiklikler
  • Evlilik hayatına yönelik gerçekçi olmayan beklentiler
  • Ailedeki rol dağılımı konusunda partnerlerin birbirinden farklı beklentilere sahip olmaları
  • Cinsiyet farklılıkları
  • Maddi sorunlar
  • Çiftlerin arasındaki iletişimin kuvvetli olmaması veya hatalı olması
  • Akrabalara ile ilgili sorunlar
  • Cinsel ilişki ile ilgili sorunlar
  • Çocukların yetiştirilmesi ve disiplini ile ilgili fikir ayrılıkları
  • Din, mezhep, kültür, değer, politika gibi konulardan kaynaklanan görüş farklılıkları
  • Çiftlerin birbirine yeterince zaman ayıramamaları
  • Eşlerden birinde her hangi bir madde bağımlılığı olması
  • Eşlerden birinin ruhsal sorunlarının olması
  • Diğer (çiftin çocuk sahibi olamaması, çocuk sayısı hakkında anlaşamamak, eşlerden birinin işkolik olması, aldatma, kıskançlık vb.)

Bu sorunların yoğunluğu, evlilik süresine ve eşlerin kişilik özelliklerine göre farklılık göstermektedir.

Evliliğin hem başlangıcı hem de bitimi, rol ve statü değişimlerini beraberinde getirmektedir. Çocuk sahibi olan bireylerin, çocuklarını oldukça fazla etkileyen bir deneyim olarak karşımıza çıkan ve kişilerin yaşantısındaki birtakım değişikliklere uyum sağlamalarını gerektiren boşanma, bu özelliğiyle bir geçiş dönemi olarak da nitelendirilebilir.

“Boşanmanın toplumsal, kültürel ve bireysel özellikler açısından farklılaştığı görülmektedir. Boşanmaya karşı tutum ve boşanma oranları da kültüre göre değişmektedir.”

Evlilik dışı ilişkilerin ve boşanmaların artması, aldatmaların evliliklerin ve ilişkilerin geleceğini etkilemesi araştırmacıları evlilik dışı ilişkileri incelemeye yönlendirmiştir.

Evliliğin sona ermesi, tarafların istekleri doğrultusunda gerçekleştiğinden, eşlerden birinin vefatı sonucunda boşanmanın gerçekleşmesi, toplumdan topluma farklı algılanmaktadır. Her iki durumda da toplumun, akraba çevresinin ve aile bireylerinin dul kalan eşe yaklaşımları farklı olmaktadır.

Cinsel Mit Nedir? Cinsel Mitler Nelerdir?

Mit, “efsaneleşmiş kavram ya da kişi” anlamına gelen bir kelimedir.  önüne cinsel kelimesini alınca yalan yanlış, çoğu zaman abartılı, bilimsel gerçeklikten uzak ve toplum için tehlikeli bir anlam ifade edebilir.

Bireylerin cinselliğe olan yaklaşımları kültürel faktörler, sosyal normlar ve din gibi unsurlardan etkilenmekte ve bu etkenler bireylerin cinselliğe bakış açısı şekillenmektedir. Gelenekler ve din bir toplumdaki bireylerin cinselliğe bakış açısını önemli ölçüde etkiler. Cinselliğe bakış açısı ülkeden ülkeye farklılık gösterdiği gibi aynı ülke içinde bölgeler arasında da farklılık gösterebilir. Cinsellikle ilgili yanlış bilgilendirme ve bilgi eksikliği bireylerde kaygı, suçluluk, korku gibi bir çok negatif duyguya sebep olabilmekte ve cinsel bozukluklara yol açabilmektedir. Yanlış inanışların en sık görülen çeşidi cinsel mitlerdir. Özmen’in çalışmaları gösteriyor ki, eksik veya hatalı bilgi içeren cinsel mitler, genellikle ergenlik döneminde arkadaş çevresi, kardeşler, gazete, dergi, kitap gibi çeşitli yollarla gençlerin kafasında yer bulur ve pornografik yayınlarla pekişir ve ayrıca bu çalışmalar cinsel mitlerin özellikle erkeklerde beklentileri olumsuz yönde etkileyerek, başarısızlık ve yetersizlik hissine neden olarak cinsel işlev bozukluklarına neden olduğunu gösterir.

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Zilbergeld toplumlarda özellikle erkekler için cinsellikle ilgili yerleşik bazı cinsel mitlerin varlığını vurgulamış ve bu mitlerin cinsel işlev bozukluğunun oluşumunda ve devamında çok önemli bir yeri olduğunu bildirmiştir. Ayrıca cinsel mitlerin “gerçek” erkeğin ya da “kadının” nasıl düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgili bir kalıp oluşturduğuna işaret etmiştir ve mitlerin yaygınlık ve etkileri ile bunların CİB ile ilişkisini araştırmıştır. Zilbergeld’e göre sertleşme bozukluğu olan erkeklerde cinsel mit inanışları ve cinsellikle ilgili yanlış bilgiler sıklıkla gözlemlenir. Bir erkek her zaman sekse hazırdır, gerçek bir erkek cinsel olarak aktiftir, cinsellik cinsel birleşme demektir gibi erkeklerde yaygın olarak görülen cinsel mitler çiftlerin başarısızlıkla sonuçlanması muhtemel bir cinsellik yaşamasına sebep olurlar. Bu gibi durumlarla karşı karşıya kalan erkekler kendi cinsellikleriyle ilgili negatif fikirler geliştirir ve kendilerini cinsel olarak başarısız görürler.

Zilbergeld tarafından öne sürülen erkeklerin yaygın olarak inandığı cinsel mitlerin yanı sıra, Hawton da kadınlar tarafından yaygın olarak inanılan cinsel mitlerin çifte standartlığına dikkatleri çekmiştir: seksi başlatan kadın ahlaksızdır, seks ancak bir erkeğin başlatmasıyla gerçekleşmelidir, mastürbasyon kirli ve zararlıdır ve cinsel ilişki sırasında fantazi kurmak yanlıştır gibi mitler bu çelişkiyi gözle rönüne serer. Bunlara ek olarak, Wincze ve Barlow erkek cinsel işlev bozukluklarının altında yatan cinsel mitlerin aşırı derecede cinsel performans beklentisi ve kadınların cinsel tatminleriyle ilgili hatalı bilgiler olduğunu belirtmiştir.

Yaygın bazı cinsel mitler şunlardır:
1. Erkek cinsel ilişkiyi her zaman ister ve buna her zaman hazırdır.
2. Başka şeylerde olduğu gibi, cinsellikte de başarıya ulaşmak çok önemlidir.
3. Erkek cinsel ilişkinin sorumluluğunu üstlenmek ve yönetmek zorundadır.
4. Sevişmeyi başlatan kadın ahlaksızdır.
5. Sevişme cinsel birleşme demektir; onun dışındakiler önemli değildir.
6. Erkeğin penisi sertleştiğinde en yakın zamanda boşalmalıdır.
7. Sevişme her zaman doğal ve kendiliğinden olmalıdır: Sevişme hakkında konuşmak veya düşünmek onu bozar.
8. Tüm fiziksel yakınlaşmalar cinsel birleşmeye gitmelidir.
9. Erkekler bazı duygularını belli etmemelidir (ağlamak gibi).
10. Her erkek her kadına nasıl zevk vereceğini bilmelidir.
11. Sevişme ancak iki tarafın birlikte orgazm olması ile güzeldir.
12. Eşler birbirlerini sevdikleri takdirde sevişmekten nasıl zevk alabileceklerini de bilirler.
13. Sevişmek cinsel organda sertleşmeyi gerektirir.
14. İyi bir sevişme heyecanlanmanın sürekli tırmanması ve orgazmla sonlanması demektir.
15. Mastürbasyon kirli ve zararlıdır.
16. Cinsel ilişki sırasında müstürbasyon yanlıştır.
17. Erkeğin penisinde sertleşmenin kaybı eşini çekici bulmadığı anlamına gelir.
18. Cinsel birleşme sırasında fantazi (hayal) kurmak yanlıştır.
19. Erkek veya kadın sevişmeye hayır diyemez.
20. Sevişmede neyin normal olduğuna ilişkin belirli ve kesin kurallar vardır.

Çoğunlukla erkeklerin katıldığı (n = 111-130) bir araştırmada ilk dört sırada yer alan mitler ve oranları şöyledir; “her erkek, her kadına nasıl zevk vereceğini bilmelidir”(%77.8), “erkek her zaman seks ister ve her zaman sekse hazırdır”(%73.1), ” iyi sekste amaç cinsel birleşmedir”( %70.1), “sertleşme daima cinsel arzu ile uyarılma işaretidir”(%66.5).

Kukulu ve arkadaşları tarafından üniversitede okuyan öğrencilerinin cinsel mit inanışlarını değerlendirmek için yapılan bir çalışmada erkek öğrencilerin (n= 308) yaklaşık üçte biri cinsel eğitimin cinsel isteklerini artırdığını belirtmiştir. Yine aynı çalışmada erkek öğrencilerin yarısından fazlası bakire bir eşin cinsel tatminlerini artırdığı ve sünnet olmanın penisin temizliği için önemli olduğunu belirtmiştir. Öğrencilerin cinsel mit inanışları sosyal ya da sayısal bölüm okuyanlar arasında bir farklılık göstermemiştir.

Araştırmalar ülkemizde farklı bölgelerde yapılmasına ve hatta yüksek tahsil görmüş bireylerde uygulanmasına rağmen cinsel mitlerin ne denli topluma yerleştiğini gözler önüne sermektedir. Yakın tarihte hemşirelik ve ebelik eğitimi gören 397 kız öğrenci üzerinde yapılan bir araştırma gösteriyor ki, öğrenciler arasında en sık görülen dört cinsel mit şu şekildedir:

  •  Eşler birbirlerini sevdikleri takdirde sevilmekten nasıl zevk alabileceklerini de bilirler(%75.1),
  • Cinsel ilişki sırasında eşler birbirlerinin ne düşündüğünü ve ne istediğin bilirler( %69),
  • Erkek cinsel ilişkiyi her zaman ister ve buna her zaman hazırdır(%66.2),
  • Her erkek her kadına nasıl zevk vereceğini bilir(%65.7).

Kayır A. ve Kora K. ‘nın yapmış oldukları bir diğer araştırmada bazı mitlere genç erkek ve genç kızların yaklaşımlarının istâtistiksel olarak önem arz etmekte olduğu, gençlerin karşı cins hakkındaki fizyolojik ve anatomik bilgilerinin yetersiz olduğu, hemcinsleri hakkındaki bilgi düzeylerinin yetersizliğinin cinsel işlev bozukluğuna yol açabildiğini ortaya konmuştur.

Yapılan bir çok araştırmanın öneri bölümünde ortak kanı olarak, her yaştan bireylerin cinsel bilgilerinin yanlışsa düzeltilmesi, eksikse tamamlanması ve yoksa doğru biçimde verilmesi ve ilgili kuruluşlarda cinsel bilgiye ve özellikle mitlere yönelik konulara yer verilmesi ve böylece toplumun cinsel bilgi düzeyinin artacağı önerilmiştir.

Sevgilim Bana Değer Vermiyor

sevgilim bana deger vermiyor

“Sevgilim bana değer vermiyor.” pek çok aşığın yakınmalarından biridir. Bu yazıda, sevgilisi tarafından değer görmediğini düşünen bir okurumun sorusu üzerinden, sevgiliden değer görme beklentisini analiz etmeye çalışacağım. Siz yazıyı okurken, sevgilim yerine, eşim, karım, kocam gibi kelimeleri koyabilirsiniz.

“Sevgilim Bana Değer Vermiyor” diyen okurun sorusu

Hayatımda ilk uzun ilişkim iki buçuk yıl sürdü. İlk yıl birbirimize uyumlu bir çift olduğumuzu düşünüyordum. Zamanla beni kısıtlamaya başladı, ve bunu bana direk söylemeden baskı uygulayarak yaptı. Yakın arkadaşlarımdan uzaklaştım. Erkek olanlarla hiç görüşmedim bir yıl boyunca. Onu sevdiğimi onun da beni sevdiğini düşünüyordum. Ağzı iyi laf yapan biriydi. Sonlara doğru bana değer vermediğini hissetmeye başladım. İki buçuk yıllık ilişkimizde evlerimiz dolmuşla yarım saatlik mesafede olmasına rağmen 5 defa beni eve bırakmamıştır. Aksine onun evi merkeze yakın olduğundan ben onu eve bırakıyordum resmen.

Şiddetli derecede kıskançtı ama gecenin bi vakti beni eve tek başıma gönderebiliyordu. Bunu aklım almamaya başladı. Bunun gibi bir sürü örnek görmeye başladım.

Bana değer vermediğini kendime kanıtladım, ayrılmak istediğimi söyledim. 4-5 ay boyunca ayrılamadık, bir şekilde ikna oldum. En sonunda, ağlamasına rağmen gaddarca davranarak onu terk ettim.

Birkaç ay sonra yeni bir ilişkim oldu. Bir yıl boyunca görüşmediğim yakın arkadaşlarım, yakın arkadaş edinmişler. Bizi tanıştırdılar. Birkaç hafta sonra sevgili olduk. Şu an bir yıldır sevgiliyiz. Ancak insanların bana değer vermemesi, ve kullanılma duygusu ya da yetersiz sevmeme gibi duygulara kapılıyorum. Örneğin kendisine yemek alıp bana aç mısın diye bile sormaması ve bu küçük şeylerin aynı günde defalarca olması beni umursamadığı, değer vermediği hissine kapılmama neden oluyor. Ayrılmak istediğimi söylediğimde şaşırıp, beni sevdiğini, bana değer verdiğini söylüyor. Aynı eski sevgilim gibi. Tek farkı, beni aşırı derecede kısıtlamaması.

Sevdiklerime karşı kendimden ödün verdiğimi, gereksiz merhamet ve gereksiz ince düşünceli olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden, karşılık alamadığımda hüsrana kapılıyorum. Şu anki ilişkimde de bunu yaşıyorum. Onu görünce sarılasım geliyor, ama uzaktayken aklıma yaptıkları geliyor, kin besliyorum.

Ne yapmalıyım bilmiyorum. Şu anki ilişkimde geçen hafta ayrılıp barıştık bu nedenden ve şu an pişman gibi hissediyorum kendimi.

“Bana Değer Vermiyor” inancının analizi

İsterseniz temel bir noktadan başlayalım: Bir düşünceye sahip olmamız, düşündüğümüz şeyin gerçek olduğu anlamına gelmez. Yani, sevgilinizin size değer vermediğini düşünüyor olmanız, onun açısından da size karşı bir değersizlik olduğu anlamına gelmeyebilir. Bunu söyleme sebebim, sevgilinizin aslında size değer verdiğini düşünmem değil. Ancak, bir meseleyi anlayabilmemiz için (en azından psikoterapi açısından) o mesele üzerinde düşünmemiz gerekir.

Peki, “sevgilim bana değer vermiyor” derken gerçek bir durumdan mı bahsediyorsunuz? Yoksa, aslında var olan bir durumu yanlış mı anlıyorsunuz?

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Bunu değerlendirebilmek için, öncelikle “değer vermek” denilen tutumu tanımlamalısınız. Yani, size göre bir kişinin sevgilisine değer verdiği nasıl anlaşılır? Bunu netleştirmelisiniz. Pek çok insani durum gibi bu durum da görecelidir, yani kişiye göre değişir. Sizin değer anlayışınız ile benimkisi pekala farklı olabilir. Doğru. Ama burada öncelik, evrensel bir değer anlayışına ulaşmak mı, yoksa bize değer verecek birini hayatımıza almak mı? Bence ikincisi. Yani, öncelikle beklentilerimizi netleştirmeli ve sonrasında da beklentilerimizle uyumlu birini hayatımıza almalıyız.

Peki neler yapabilirsiniz?

İlk aşamada, hemen bir kalem kağıt alın ve liste yapmaya başlayın: Sevgiliye değer verildiğini gösteren işaretler.

Düşüncelerinizi maddeler halinde yazın. Yazarken, düşüncelerinize filtre uygulamayın. Yani, “Bu çok saçma bir beklentiymiş.” demeyin. Saçma beklentilere sahip olduğunuzu görmemek, sevgilinizle ilişkinizdeki asıl sorunlardan biri olabilir. Bu yüzden, bırakın önce düşünceler aksın.

İkinci aşamada, sahip olduğunu beklentileri değerlendirin. Yani, “Evet benim böyle beklentilerim var ama, bunlar ne kadar gerçekçi?” sorusuna cevap üretmeye çalışın. Beklentilerinizi değerlendirirken, her bir madde için kendinize şu tür sorular sorabilirsiniz:

  • Bu beklenti ne kadar normal?
  • Bu beklenti karşılanabilir mi?
  • Beklentinin karşılanmasının, karşılayan kişi açısından sonuçları neler olabilir?
  • Bu beklentiyi, tüm insanlara önerebilir miyim?
  • Aynı beklentiye benim sevgilim sahip olsa, ben onu karşılayabilir miyim?
  • Benim kızım-oğlum sevgilisinden aynı beklentiye sahip olsa ona ne söylerdim?

Üçüncü aşamada, yukarıdaki sorular ışığında, maddelerinizi yeniden düzenleyin. Diyelim ki 20 maddelik listeniz artık 12 maddelik bir hal almış olabilir. Bu maddeleri de önem sırasına göre düzenleyin. En önem verdiğiniz beklenti ilk sırada yer alsın, en az önem verdiğiniz beklenti en son sırada yer alsın.

Dördüncü aşamada, sevgilinizin beklenti listenizi ne kadar karşıladığını kendinize sorun. Bunu madde madde olarak ve her bir maddenin düzeyi olarak belirleyin. Yani, “12 maddenin birincisini yüzde 90 karşılıyor, ikincisini yüzde 95 olarak, 12’incisini yüzde 15 olarak karşılıyor.” gibi bir değerlendirme yapın.

Beşinci aşamada, ortaya çıkan tabloya bakın ve kendinize yeniden sorun: Bu analizime göre sevgilim bana değer veriyor mu? Bu soruya farklı cevaplar verebilirsiniz:

Sevgilim bana kesinlikle değer vermiyor: Cevabınız böyle ise, sevgilinizden ayrılmanız sizin için daha doğru olabilir. Pek çok kişinin yaptığı gibi, “size değer vermeyen birinden değer görmeye çalışmak” sizi duygusal anlamda yıpratabilir.

Sevgilim aslında bana değer veriyor, ama ben değerli hissetmiyorum kendimi: Bu durumda sorun sevgilinizin size değer verip vermemesinde değil, kendinize değer verip vermemenizde olabilir. (Bu durumu daha etraflıca değerlendirebilmek için Duygusal Yoksunluk Şeması Nedir? yazısını okumanızı öneririm.)

Bütün bunlarla birlikte ilişkinizde düzeltilmesi gereken noktalar olduğunu düşünüyorsanız ilişki terapisi desteği alabilirsiniz. (İlişki Terapisi Nedir? yazımı okuyabilirsiniz.)

Sorunun kendinize verdiğiniz değerle ilgili olduğunu düşünüyorsanız psikoterapi desteği almanızı öneririm.

Söyleyeceklerimi bu kadarla sınırlamak istiyorum. Çünkü yazdıkça yeni konular düşüyor zihnime ve hepsine yetişme şansım yok ne yazık ki.

Yazı ile ilgili düşüncelerinizi, yazının yorum kısmından benimle paylaşabilirsiniz. Muhabbetle.

Sevdiğimi Nasıl Belli Ederim?

sevdigimi nasil belli edebilirim

Şöyle bir evlilik düşünelim: Kadın “Ben kocamı seviyorum.”, erkek de “Ben karımı seviyorum.” diyor. Ancak, taraflara “Eşiniz tarafından sevildiğinizi hissediyor musunuz?” diye sorulduğunda, taraflardan biri veya her ikisi de “hayır” diye cevap veriyor. Bu durumda, seven tarafın (veya tarafların) sevgisi nasıl kayboluyor acaba?

Evlilik Danışmanı Gary Chapman, bu duruma çok işlevsel bir açıklama getiriyor. Ona göre, herkesin bir sevgi dili var. Siz karşınızdakine onun sevgi diliyle sevginizi ifade ederseniz, o da sevildiğini hisseder. Onun sevgi dilini konuşmadığınızda, çabalarınız boşa gidebilir.

Durumu daha iyi açıklamak için bir örnek üzerinde gidelim. Ali ve Ayşe çifti, Ayşe Hanım’ın talebi üzerine evlilik terapisine baş vuruyorlar. Ayşe Hanım’a “Sizi terapiye getiren şey nedir?” diye sorduğumda cevap olarak, “Eşim beni sevmiyor.” diyor. Ahmet Bey’e “Siz eşinizin onu sevmediğiniz düşüncesine katılıyor musunuz?” diye sorduğumda, “Olur mu canım. Onu sevmeseydim onunla evlenmezdim. Onu sevmeseydim, para kazanmak için gece gündüz çalışır mıydım?” diyor. “Bu söylediğinizden eşinizi sevdiğinizi anlıyorum.” diyorum. Ahmet Bey de “Tabii ki efendim. Sevmez olur muyum?” diyor.

Benzeri diyaloglara evlilik terapisi uygulamalarımda çokça rastladığımı söyleyebilirim. Bu durumda ne yapabiliriz? Ben terapi uygulamalarımda önce, kullanılan dile vurgu yapmaya çalışıyorum. Verdiğim örnekte, Ali Bey Ayşe Hanım’ı sevdiğini söylüyorsa, Ayşe Hanım’ın “Eşim beni sevmiyor.” demesi gerçekle ne kadar örtüşüyor. Burada Ayşe Hanım’ın kullanabileceği doğru ifade şu olabilir: Eşim tarafından sevildiğimi hissetmiyorum. İki cümle yapısı arasında, ortaya çıkardığı duygular ve yol açtığı sonuçlar açısından son derece ciddi farklar var.

Ali Bey Ayşe Hanım’ı sevmesine rağmen Ayşe Hanım sevilmiş hissetmiyorsa, yukarıda bahsettiğim sevgi dili kavramını devreye sokabiliriz.

Sevgi Dili Nedir?

Sevgi Dili kavramını bize, Evlilik Danışmanı Gary Chapman kazandırdı. Onun Beş Sevgi Dili kitabı, yayımlandığı tarihten itibaren çokça satıldı ve okundu. Ben de ilişki terapisi uygulamalarımda bu kavramın ne kadar işlevsel olduğunu görebiliyorum.

Sevgi dilini, kişilerin sevgiyi hissetme ve hissettirme yolları olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla, düşünceyi, duyguyu vb. iletme aracı olan lisan anlamındaki dil (Türkçe, Arapça, Farsça vb.) ile aynı özelliklere sahip olduğunu kabul edebiliriz. Bu temelden hareketle sevgi dilinin bazı özelliklerinden bahsedelim isterseniz:

Türkçe, Arapça ve Farsça gibi onlarca lisandan bahsedebileceğimiz gibi, sevgiyi hissetme ve gösterme yolu olarak da pek çok sevgi dilinden bahsedebiliriz.
Birbirinin dilini bilmeyen iki insan (Bir Alman ile bir Fransız mesela) nasıl ki ciddi düzeyde iletişim sorunu yaşarsa, birbirinin sevgi dilinden habersiz çiftler de çok ciddi düzeyde duygusal yoksunluk yaşayabilirler.

Nasıl ki sahip olduğumuz anadil, içinde doğduğumuz kültür tarafından şekilleniyorsa, sahip olduğumuz sevgi dili de içinde doğduğumuz duygusal atmosfer tarafından şekillenir.

Anadilimiz dışında yeni diller öğrenebildiğimiz gibi, sahip olduğumuz temel sevgi dilleri dışında yeni sevgi dilleri de öğrenebiliriz. Sevgi dili kuramının en çok işimize yarayacak kısmı da burasıdır aslına bakarsanız.

Yeni bir dilin bizi zenginleştirdiği gibi, yeni bir sevgi dilini öğrenmek de bizi zenginleştirir. Yani, eşimizin sevgi dilini öğrenip kullanmaya başladığımızda sadece ona bir iyilik yapmış olmayız, kendimizi de insan olarak olgunlaştırır, ve zenginleştiririz.

Sevgimi Nasıl Belli Ederim? Sorusuna Cevap

Sevginin ifade edilmesi için çok farklı yöntemler olabilir. Sevgi Dili Teorisi, bütün sevme ve sevildiğini hissetme şekillerini 5 grupta toplayabileceğimizi söylüyor. Bu yöntemleri, aynı zamanda sevginizi belli etme yöntemleri olarak da düşünebilirsiniz:

  • Onay Sözleri: Bazı insanlar, kendileri ve ilgi alanlarıyla ilgili olumlu şeyler duyduğunda sevildiğini hissederler. Yaptıkları, çabaları fark edilsin isterler. Bu olmadığında ise hayal kırıklığı yaşarlar. Onay sözlerini eşinize kullanabilmeniz için, öncelikle onu umursamalısınız. İlgi alanlarını merak etmeli ve onlara değer vermelisiniz. Eşiniz için ne söylendiğinden ziyade nasıl söylendiği daha önemli olabilir. Bu durumda, emirler, tehditler, ültimatomlar, dayatmalar onu sizden uzaklaştıracaktır. Müşfik, onaylayıcı, sıcak, davetkar ve rica tonunda ilişki eşinize daha çok sevilmiş hissettirebilir kendini. Sevgi dili onay sözleri olan birisi, sevildiğini duymadıkça bundan emin olamayabilir.
  • Nitelikli Beraberlik: Paylaşmak, dinlemek ve birlikte anlamlı faaliyetlerde bulunmak bu dilin temel özellikleridir. Eşiniz sizinle iyi vakit geçirmek istiyor olabilir. Şayet öyleyse, iyi vakit geçirmek yerine yapacağınız diğer şeylerin (Ona, onu sevdiğinizi söylemek, pahalı hediyeler almak, çeşit çeşit yemekler yapmak vb.) pek bir anlamı olmayabilir. Bu sevgi dilinin odağında birliktelik duygusu yer alır.
  • Hizmet Davranışları: Eşiniz, kendisi için bir şeyler yaptığınzda sevilmiş hissediyor olabilir. Hizmet davranışları,eşinizin, yapmanızdan hoşlandığı şeyleri yapmanızı ifade eder. Bu dil, eşimizin beklentilerine karşılık vermeyi gerektirir. Bir su getirmek, yatakları toplamak, ayakkabıları dolaba koymak, evi süpürmek, arabayı yıkatmak vb. hizmet davranışları listesinde bulunabileceklere basit örnekler olabilir.
  • Armağan Alma: Bu dili Chapman şöyle açıklıyor: “Sevgi konusunda yazılmış hemen her şey, sevginin kalbinde verme ruhunun yattığına işaret eder.” Dolayısıyla, siz de eşinize bir şeyler hediye edebilirsiniz. Hediye konusunda kendinize bir kısıtlama getirmeyin. Zamanınızı, kendinizi, ilginizi, bedeninizi de eşinize hediye edebilirsiniz. Önemli olan, verdiğiniz hediyenin büyüklüğü değil, eşinize hissettirdiği duygularıdır.
  • Fiziksel Temas: Fiziksel temas, en temel duygusal ihtiyaçlarımızdan birisidir. Dokunmak, öpmek, okşamak, elini omuzuna atmak, seks yapmak vb. fiziksel temas yollarından bazılarıdır. Eşinizin sevgi dili fiziksel temas ise, ona hediye almaktan ya da sevgi sözleri söylemekten ziyade, onunla fiziksel temas kurmalısınız. Eşiniz ağlarken onu kucaklamak eşsiz bir sevgi göstergesi olabilir mesela.

Sevgimi nasıl belli ederim? sorusunun cevabı, yukarıda ifade ettiklerimizden hareketle şöyle özetlenebilir: Eşinizin sevgi dilini konuşarak!

Sevgi Dili hakkında ayrıntılı bilgi için, Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili kitabını okumanızı öneririm. Kitabı okumanıza rağmen, eşinize olan sevginizi ona göstermekte sorun yaşıyorsanız, belki de duygularınızı ifade etme ile ilgili bir sorun yaşıyorsunuzdur. Şayet öyle ise psikolojik danışmanlık desteği almanızı tavsiye ederim.

Yazı ile ilgili düşüncelerinizi yazının yorum kısmından benimle paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle kalın.

Eşim Beni Aldattı, Ne Yapmalıyım?

Eşim beni aldattı

“Eşim beni aldattı.” diyen bir okurumun sorusunu ve soruya vereceğim cevabı paylaşmak istiyorum. Tarafıma yöneltilen her soruya uzun ve ayrıntılı cevap verme şansım yok. Bunun için de, bir soru üzerinden benzer içerikli sorulara ayrıntılı cevap üretmenin işlevsel bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.

“Kocam beni aldattı.” diyen hanımefendinin sorusu şöyle:

Merhaba. Benim sorunum, üç yıl önce kocamın beni aldatmış olması. Aldatılmanın etkisini bir türlü üzerimden atamıyorum. Aldatıldıktan sonra eşime karşı aşırı kontrolcü, güvensiz ve inançsız birisi oldum. İnançsızlığımı ve güvensizliğimi eşime çok yansıtıyorum. Eşim artık bu durumdan çok rahatsız. Sürekli takip edilmekten bıkmış durumda. Önceden alttan alıyordu, ama artık alttan almıyor. Lütfen bana yardım edin. Evliliğim bitmek üzere. Kendimi kontrol etmek istiyorum ama yapamıyorum. Kendimi nasıl kontrol edeceğim? Birkaç gün iyi oluyorum. Kararlı davranıyorum ama sonra eskisi gibi takip ve kontrol ediyorum. Bu arada, eşim bana söz verdi ve başka bir hatasını görmedim. Eşimi seviyorum. O olmazsa ben de olmam.

Öncelikle bir şeyi hatırlatmakta fayda görüyorum okuyucularıma: Her deneyim özneldir! Hepimiz aynı kelimelerle ifade edilen şeyler yaşayabiliriz. Mesela, hepimiz okula başlarız, evleniriz, anne-baba oluruz, hepimizin sevdiği ölür, hepimiz mutlu olur veya endişeleniriz vb. Ancak, kelimeleri kullanıyor olmamız aynı deneyime sahip olduğumuz anlamına gelmez. O yüzden, bir meseleye uzaktan bakmak durumu net olarak kavramamıza olanak vermeyebilir. Mesela soruyu soran okurumun, bahsettiği olayla ilgili derin düşünce ve duygularını bilemiyorum. Bu yüzden ben, kendi durduğum yerden meseleyi ele almaya çalışacağım. Okuyucular da kendi paylarına düşeni almaya çalışacaklar.

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Aldatılma, partnerine, eşine veya ilişkisine bağlı birisi için son derece yıkıcı bir deneyimdir. Hatta psikoloji alanında araştırma yapan uzmanlar, bu deneyimin kişiye sevdiği birinin ölümü gibi hissettirdiğini söylerler. Ben de kendi psikoterapi deneyimlerimde, bu düşüncenin geçerli olduğuna defalarca şahit oldum. Aldatılan kişi, çok değer verdiği ilişkisinin yok olmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Sevdiğiniz birinin ölümünde de kaybettiğimiz, onunla olan ilişkimiz değil midir? Annemiz ölür, ve onunla olan ilişkimiz yok olur.

Bir ilişkinin yokluğunda hissedeceğimiz duyguları, o ilişkinin bizim için ifade ettiği anlam belirler. Ne demek istediğimi, sorunun son cümlesini tekrarlayarak biraz daha açmak istiyorum: “O olmazsa ben de olmam.” Bu cümleden hareketle, sorunun sahibiyle ilgili şu varsayımlarda bulunabilirim:

Yetişkin bir insan için en temel ihtiyaç, sağlıklı, güçlü bir kendilik algısıdır. Sağlıklı, güçlü bir kendilik algısına sahip olan kişi, değer verdiği insanların hayatından gitmesiyle çok üzülebilir. Ancak yok olmaz. Kaybının yasını tutar ve hayatına devam eder. Bu, kaybettiği kişinin kaybını önemsemediği anlamına gelmez. Sorunun sahibinin, söz konusu cümlesinden hareketle, ne yazık ki böyle bir kendilikten uzak olduğunu düşünüyorum. O kendi varlığını eşinin varlığına bağlamış. Kendini eşinden ayrı bir varlık olarak deneyimlemekte zorlanıyor.

Eşinin onu aldatması, ilişkisini tehlikeye atan bir yaşantı olmuştur. Aldatılmayla, çok değer verdiği eşinin ilişkisini bitirme, yani hayatından gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. “O olmazsa ben de olmam.” diyen birisi için bu, yok olmak demektir.

Buradan hareketle şunu söyleyebilirim ki, sürekli eşini kontrol ederek aslında kendi varlığını kontrol ediyor kişi. Adeta şöyle bir süreci yaşıyor kendi içinde: Eşim beni aldattı mı? > Hayır? > O zaman hayatımda var? > Öyleyse ben de varım. Bunun ne kadar, dehşetengiz bir durum olduğunu anlamamız için, yok olmakla karşı karşıya kaldığımız bir durumu düşünmemiz lazım. Böyle bakınca, “O kaybeder.”, “Aldattıysa bırak gitsin.” gibi yaklaşımların ne kadar abesle iştigal olduğunu görebiliriz.

Bütün bunlardan sonra, “Eşimi kontrol etmemek için ne yapmalıyım?” sorusuna cevaben şunları söyleyebilirim:

Yukarıda açıklamaya çalıştığım çerçeveden hareketle kendinizle yüzleşmelisiniz. Bunun için, yaşadıklarınız üzerinde etraflıca düşünebilir, kitap okuyabilir ve psikolojik destek alabilirsiniz. Bu durumda insanların aklına genelde evlilik terapisi gelir. Orada da beklenti eşinin sadık biri olduğundan emin olmaktır. Ancak ben, bireysel psikoterapi desteği alınmasını daha doğru buluyorum. Çünkü, kişi açısından söz konusu olan şey, olmak ya da olmamaktır.

Terapide hedefiniz, sizi bu evliliğe bağlayan psikolojik dinamikleri anlamak olmalıdır. Terapi sonunda “Ben, güçlü bir kendilik sahibi olarak (eşimle bağımlı olmadan) bu evliliği sürdürmek istiyorum.” diyebilirseniz, kontrol ihtiyacınız muhtemelen azalacaktır. Çünkü eşinizin varlığı sizin için artık ölüm kalım meselesi değildir.

Evliliğinizi sadece “eşinizin varlığı ya da yokluğu” açısından değerlendirmeyin. Kendi beklenti ve ihtiyaçlarınıza da odaklanın. Böyle baktığınızda belki de eşinizden memnun olmadığınızı göreceksiniz. Bu durumun sonucu belki de evlilik terapisi olacaktır.

Umarım sorunun sahibi ve diğer okuyucular için faydalı bir paylaşım olmuştur. Yazı ile ilgili düşüncelerinizi yorum kısmından benimle paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle kalın.

Eşim Benden Soğudu, Ne Yapmalıyım?

esim benden sogudu

Soru:

Merhabalar.

Biz 2013 Şubat ayında eşimle bir ortak arkadaşımız sayesinde tanıştık. 2013 Eylül ayında nişanlandık ve 2014 Ağustosta da evlendik. 11 aylık evliyim.

Eşimin annesi, arkadaşlık-nişanlılık döneminde kanser tedavisi gördü. 6 ay boyunca her gün sabah gidip akşam geldim. Eşime ve annesine hep destek olmaya çalıştım. Her şey çok güzeldi, ilişkimiz de öyle.

Evlendiğimizin ertesi haftası annesi planlar yapmaya başladı. Biz her hafta sonu onun annesinin planlarına uymak zorunda kaldık. Yeni evli olmamıza rağmen aylarca evimizde bir pazar kahvaltısı yapamadım. Tabi bu dönem benim ailem hep ikinci planda tutuldu. Ben bu durumdan rahatsız olup araya mesafe koydum, tabi 6 ay kadar sonra. Her davetinde gitmedim, onun istediği şekilde hafta sonlarımı geçirmedim. Gerekirse evde kaldım. O dönem eşim işten ayrılmak zorunda kaldı. Evlilik borçları, maddi sıkıntı. Ben ilgisizliğinden yakınmaya başladım. Duygusal anlamda tatmin olamadım. Cinsel hayatımız ilk aydan beri çok seyrek devam ediyor. Bazen ayda 2 kez. Bu ay 1 kez oldu. Cinsel olarak isteksizlik benden kaynaklanıyor. Eşim arkasını dönüp uyuduğu için o konuda soğudum. Ama evlilik öncesinde düzenli cinsel ilişkimiz vardı.

Eşim maddi sıkıntı, annesiyle görüşmeleri seyrekleştirmem, cinsel ilişkinin olmaması ve duygusal beklentilerim yüzünden anlaşamadığımızı, ayrılmak istediğini söyledi 6 ay önce. Ben çok erken gördüm bu durumu ve kabul etmedim. 7 yıllık öğretmenlik hayatımdan sonra ilk kez bu yıl çalışmadım. Yeni bir ev, evlilik, çalışmamanın verdiği sıkılganlık, yalnızlık, bilmediğim bir semt. Benim için de kolay geçmedi tabi. Birçok hatayı yalnızlıktan, ilgisizlikten yaptığımı düşünüyorum.

Çok fazla kavgamız olmadı bizim. Ama ben sinirli bir yapıya sahibim ve sinirlendigimde ne soyledigimi duymam. Bir erkeğin onurunu kıracak kelimeleri söyledim. Ona güvenmediğimi, ona güvenmeden evlendiğimi bile söyledim. O da zamanla benden soğudu. Ve dün yine ayrılmak istediğini söyledi. Bu evliliğin çok sürmeyeceğini, bir şeyler paylaşamadığımızı, benden soğuduğunu söyledi. Ben eşimden ayrılmak istemiyorum. Onu seviyor ve ona değer veriyorum. Maddi anlamda destek olmaya çalışıyorum. Düğündeki tüm takıları verdim. Şimdi arabamı satıp model değiştirmek istiyor, evlenmeden önce aldığım, kendime ait aracımı. Dün ayrılmak istediğini söyledi, bu gün de aracı değiştirmek istediğini. Davranışlarına anlam veremiyorum.

Ne yapmalıyım? Bu durumda evlilik terapisi bize iyi gelir mi? Ya da, kendimde gördüğüm hataları düzeltmeye mi çalışmalıyım? Eşimle kaliteli zaman mı geçirmeliyim? Cevap verirseniz çok mutlu olurum.

Cevap:

Merhaba. Sorunuza cevap ararken ilk bilmeniz gereken şey, yaşadıklarınızın “çok boyutlu” olduğudur. Yani, sizin kişilik yapınız, eşinize karşı tutumlarınız, eşinizin kişilik yapısı, size karşı tutumları, içinde büyüdüğünüz aile yapıları vb. şu anda birbirinize verdiğiniz tepkileri şekillendiriyor. Dolayısıyla, “Yaşadıklarınızın sebebi budur.” ve “Şunu yaparsanız işler hallolur.” tarzında yaklaşımlar doğru değildir.

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Söylediklerinizden anladığım kadarıyla, eşinizin ailesiyle (özellikle annesiyle) ilişkisi “iç içe geçmiş” bir yapı arz ediyor. İç içe geçmiş yapılarda, kişiler kendilerini ötekilerden (eşinizin durumunda anneden) ayrı bir varlık olarak algılayamazlar. Yani ayrı bir duygu dünyası, ayrı bir düşünce dünyası oluşturmakta, ayrı bir kendilik sahibi olmakta zorlanırlar. Şayet eşinizin durumu böyleyse, annesinin kabul etmeyeceği bir şeyi dile getirmek eşiniz için çok zordur, neredeyse mümkün değildir. Annesinin taleplerini zaman zaman yanlış bulsa da ona “Hayır” demekte çok zorlanır. Sizin talepleriniz ve annesinin talepleri çatışırsa, eşinizin içinden annesinin talebini yerine getirmek geçecektir. Hatta sizden de içten içe, kendi gibi davranmanızı, kendiniz annesinin ellerine bırakmanızı bekleyecektir. Bu olmadığında da size kırılacak ve/veya öfkelenecektir. (Bu anlattıklarımın doğru şeyler olduğunu söylemiyorum tabii ki, durumu anlatmaya çalışıyorum.) Bu durumda, yapabileceğiniz en yanlış şey, annesi ile karşı karşıya gelmek olacaktır. Bu, annesinin dediklerini yapmanız demek değildir. Sadece, derdinizi “annesi üzerinden” değil, “kendi beklentileriniz” üzerinden ele almalısınız. Meseleye, “O kadının dediği olmayacak.” şeklinde değil de, “Ben buna ihtiyaç hissediyorum.” şeklinde yaklaşmalısınız.

Anlattıklarınıza sizin açınızdan bakmaya çalıştığımda ise, “duygusal yoksunluk şeması” dediğimiz bir kişilik yapısına sahip olabileceğinizi düşündüm. Şayet öyle ise, eşinizden gelecek duygusal tepkilere çok fazla odaklanırsınız. Mutluluğunuz sanki onun size vereceklerine bağlıymış gibi yaşarsınız hayatınızı. Beklentilerinizi karşılamadığında ise, büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yaşarsınız. Bu da zamanla ilişkinizi bozucu bir hal alır. Aslında, farkında olmadan eşinize benzer bir tutum sergilersiniz: O kendini annesinden ayrı düşünemez, siz kendinizi eşinizden ayrı düşünemezsiniz.

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:

  • Öncelikle mutluluğunuzu eşinize bağlamamalısınız. Onun ilgisi olmadan da mutlu olmayı beceremezseniz evliliğinizin sağlıklı gidebileceğini düşünmüyorum. Eşiniz olmadan da bir dondurmadan tam olarak haz almayı becerebilmelisiniz.
  • Eşinizin annesini gündem yapmamalısınız, kendi ihtiyaçlarınıza odaklanmalısınız.
  • Mümkünse evlilik terapisi desteği alın.

Eşiniz evlilik terapisini kabul etmezse, bireysel terapi almanızı ve ilişkiniz üzerindeki etkinizi ve gücünüzü keşfetmeye çalışmanızı öneririm.
Muhabbetle kalın.

İlişki Terapisi Nedir?

İlişki, insanın her an deneyimlediği bir yaşantı olarak düşünülebilir. Bazen kendimizle ilişki içindeyizdir, bazen elimizdeki bir nesneyle. Bazen bir kediyi severek doğayla ilişki kuruyoruzdur, bazen bir ağacı budayarak. Bazen muhabbet ederek sevgilimizle ilişki kurarız, bazen de dua ederek Allah’la.

Bizler “bir ilişkiden doğan” ve “bir ilişki dünyasına doğan” varlıklarız. Bu yüzdendir ki Martin BUBER, “Önce ilişki vardı.” der. Dolayısıyla insan, ilişkisiz düşünülemez. İnsanın ilişki içinde var olması durumuna psikoterapide “ilişki-içinde-kendilik” denir. Buna göre “ben” dediğimiz şey, yaşadığımız ilişkilerin bir ürünüdür. Özetle ilişki, kendisinden asla ayrı kalamayacağımız, bizi “biz” yapan insani bir olgudur.

Tavsiye Bağlantı: Evlilik Nedir?

Yazının ilk paragrafı, insanın ilişki dünyasının çok yönlülüğünü dile getirmektedir. Yani insan, kendisiyle, diğer insanlarla, doğayla, eşyayla ve Allah’la ilişki kurar. Bu bir “durum” olarak kabul edilmelidir. Bu yüzden, “Böyle olması iyi midir, kötü müdür?” sorusu çok işimize yaramaz diye düşünüyorum. Nasıl ki “yağmur yağar”, aynı şekilde de “insan ilişki kurar” diyebiliriz. O halde bize düşen, “nasıl bir ilişki” yaşadığımızı anlama ve gerekirse değiştirme çabası olabilir ancak.

İlişki terapisi, genel olarak insan ilişkilerinin, özel olarak da kadın erkek ilişkilerinin, ilişkinin tarafları açısından daha doyum verici hale gelmesi için gerçekleştirilen psikolojik bir yardım olarak düşünülebilir.

Bu tanım açısından önemli noktalardan biri, yardım çabasının psikolojik bir temele oturtulmasıdır. Psikolojik temel ile kastedilen ise, yardım sürecinde psikoloji ve psikoterapi gibi, insanı anlama disiplinlerinin referans alınmasıdır. Yani, ilişki terapisi, birinin ötekine, “Bence şöyle yapmalısın.” dediği bir süreç değildir.

İlişki terapisi nasıl bir süreçtir?

İlişki terapisi, ilişkisinin daha doyum verici hale gelmesi için yardım arayan birilerine, psikoloji odaklı eğitim (psikoloji, psikolojik danışmanlık, psikiyatri, psikoterapi vb.) almış bir uzman (ilişki terapisti) tarafından sunulan bir yardımdır. Dolayısıyla, gelişigüzel bir görüşme ya da konuşma değildir ilişki terapisi.

Psikolojik danışmanlık (psikoterapi) alanında, psikanaliz, bilişsel davranışçı terapi, şema terapi gibi çok farklı disiplinler söz konusudur. Tüm farklılıklarına rağmen, bu disiplinler ortak bir noktada buluşurlar: kendi içinde teorik bir tutarlılık. Bir ilişki terapisti de, danışanlarına yardım etmeye çalışırken mensubu olduğu psikolojik danışmanlık (psikoterapi) ekolü çerçevesinde yardım sunar. Dolayısıyla, amiyane tabirle ifade edersem, “kafasına göre” konuşamaz bir ilişki terapisti. Özetle ilişki terapisi, belirli bir psikolojik disiplini referans alan, bilimsel bir süreçtir.

Beraber Yaşamadan Önce Çiftlerin Yüzleştiği 5 Şüphe

Yeni araştırma ilişki belirsizliğinden bahsediyor.

Çiftler evlenmeden veya hatta nişanlanmadan önce sıklıkla beraber yaşarlar. Steuber ve arkadaşları son zamanlarda özetle şunu belirtmiştir: “2010 yılı nüfus sayımı verilerine göre, 7.5 milyonun üstünde evli olmayan çift beraber yaşıyor ( 15 milyonun üzerinde insan)… 1990’dan beri % 138 ile büyük bir artış ve 2009’da bu yana da yalnızca % 13’lük bir artış.”

Evlilik için resmi bir plan olmadan romantik bir eşle yaşamak birçok pozitif ve negatif hissi harekete geçirebilir. Biriyle birlikte hareket etmek kesinlikle heyecan vericidir, fakat bu değişime yön verebilmek problemli olabilmekte ve belirsizlik hisleri uyandırabilmektedir.

Berger ve Calabrese (1975) insanların belirsizlikten rahatsız olduğunu ileri sürmüştür. En son çalışma “ilişkisel belirsizlik” diye adlandırılan spesifik bir belirsizlik türüne odaklanmaktadır. İlişkisel belirsizlik, “insanların kişilerarası bir ilişkiye katılırken kafalarında olan soruları” içermektedir. Steuber ve arkadaşları (2014) “evlilik için resmi planları olmaksızın” beraber yaşayan çiftleri, ilişkisel belirsizliklerin kaynaklarını belirlemek için incelemiştir. Beraber yaşamanın ciddi doğası dikkate alındığında, belirsizlik düzeyleri doğal olarak değişir. Bu araştırmayı yapan grubun amacı hangi konuların belirsizliğe sebep olduğunu belirlemekti.

Steuber ve arkadaşları yaklaşık olarak 30 yaşlarında ve ortalama olarak iki yıl beraber yaşamış 206 çiftle çalıştı. Steuber ve arkadaşları katılımcılara belirsizliğin kaynaklarını tanımlamaları için sorular sordu ve bu sorulara verilen cevaplar neticesinde, 12 konudan oluşan bir liste ortaya çıktı. En başta olan 5 konu aşağıdaki gibidir:

1. İlişkisel Sürdürebilirlik

İlk kategori katılımcıların ilişkilerinin sürüp sürmeyeceğine dair düşünceleri ve kaygılarını tanımlamaktadır. Katılımcılardan bazı alıntılar: “Biz uzun bir dönem için iyi bir eş miyiz?”, “Bu ilişkiinin sonsuza kadar sürmesini isteyip istemediğime dair belirsizlik”.

2. İlişkisel Güven

İkinci kategori katılımcıların “geçmiş ilişki ile ilgili belirsizlik ya da güvenme veya affetme becerisi” lerini anlatmıştır. Bu kategoride “masraflı ilişkilere”, “fırtınalı bir ilişkinin” üstesinden gelmeye ve “aldatma konularına” atıflar vardır.

3. İlişkisel Uyumluluk

Üçüncü kategori “ partnerlerin hemen hemen eşleştiği ya da iyi bir uyumda olup olmadıklarına” ilişkin belirsizliklere dairdir. Bu kategoriden birkaç alıntı: “ o benim için tek mi?”, “Bir takım olabilirsek ya da ikimizinde istediği bir hayat kurabilir miyiz belirsizliği”

4. İlişkisel Adımlar

Dördüncü kategori “bireylerin kendileri veya partnerleri ile ilgili belirsizliklerini” bir ilişkinin ilerleyişi perspektifinde ele almıştır. Evlenme ve nişanlanma süresi ve olasılığı genel olarak bu kategoride bahsedilen konulardır.

5. İlişkisel Normlar

Beşinci kategori “bireylerin ilişkiden beklentileri ve normları bakımdan sahip oldukları belirsizlikleri” hakkındaydı. Bu kategoride ev işlerinin bölüşülmesi, beraber harcanan zamanın miktarı ve alan kullanımı konularına değinilmiştir. (Geri kalan kategoriler: kişisel gelişim, aile planlaması, iletişim, sosyal iletişim ağı konuları, mali durumlar, cinsel konular ve sağlık.)

Bu çalışmada 206 kişi ( 103 çift) cevaplarını verdi. Araştırmacılar da, cevapları kıyasladı ve cevaplardaki benzerliklere baktı. Peki, katılımcılar belirsizliğin benzer kaynaklarını mı söylediler?

Katılımcıların yaklaşık yarısı (46.4 %) belirsizliğin kaynaklarına ilişkin farklı cevaplar verdi; yalnızca katılımcıların %1.2 si tamamen örtüşen cevaplara sahipti. Tüm bulgular şunu gösteriyor: çiftler çeşitli belirsizlik kaynaklarına sahip, ve katılımcıların belirsizlik kaynaklarında çok az bir örtüşme var.

Herkes evliliği arzulamamaktadır, bu yüzden resmi bir nişanlanma durumu olmaksızın beraber yaşamak benzer düzeylerde belirsizliğe sebep olmayabilir. Aynı şekilde, yalnızca 38 ülke eşcinsel evliliğe izin vermektedir ( bu yazının yazıldığı tarihte); bu yüzden eşcinsel çiftler aynı evde beraber yaşarlarken resmi olarak evlenme şansına sahip olmayabilirler. Bu çalışma ilişkisel belirsizlik ve ilişkisi olan çiftler için potansiyel muhabbet konuları hakkında önemli niteliksel veri ortaya koymuştur.

Not: Bu yazı Dr. Sean M. Horan tarafından 18 Mayıs 2015 tarihinde “Psychology Today” isimli sitenin “Adventures in Dating” isimli bölümünde yayınlanmıştır.

Yazar Hakkında:

Dr. Sean M. Horan bir İletişim Profesörüdür ( Twitter adresi: @TheRealDrSean.) Dr. Horan’ın uzmanlık alanı ilişkilerdeki iletişimdir. Aldatma, duygusal yakınlık, iş yerinde romantizm, cinsel risk/güvenlik, çekicilik, aldatıcı sevgi, ve ilk izlenimler gibi konular Horan’ın uzmanlık alanına dahildir.

Kıskançlık Nedir?

Kıskançlık nedir?

Romantik kıskançlık ve romantik aşk arasında korelasyon ortaya koyan çalışmalarla tutarlı şekilde, romantik kıskançlık, sıklıkla ilgi ve aşkın bir işareti olarak yorumlanmakta, aşk gibi romantik ilişkinin altında yatan bir çeşit taahhüt olarak görülmekte ve kıskançlığı tetikleyen faktörlerin temelinin aşkın da temelindeki özellikler olması sebebiyle aşkın gölgesi olarak kabul edilmektedir.

Ancak diğer yandan kıskançlık, yaşanış düzeyine bağlı olarak ciddi ilişki sorunlarının ortaya çıkışına zemin hazırlıyor ve ironik bir şekilde aslında korumaya çalıştığı ilişkiye ve aşka zarar veriyor görünmektedir. Bu bölümde, çalışmanın amacı ve kapsamıyla bağlantılı olarak sırasıyla romantik kıskançlığın tanımı yapılmış; romantik kıskançlığı tetikleyen faktörler, romantik kıskançlığın etkileri ve romantik kıskançlık durumunda verilen tepkiler ele alınmıştır.
Son olarak bu konuya ilişkin alanyazın gözden geçirilerek ilgili çalışma bulgularına yer verilmiştir.

Romantik Kıskançlık Nedir?

Romantik kıskançlık kavramı farklı kişilere farklı anlamlar, açıklamalar, tanımlamalar ve çeşitli imgeler çağrıştırmaktadır. Bu kavramla ilgili alanyazın gözden geçirildiğinde de kıskançlığın birçok araştırmacı tarafından tanımlandığı ve bu farklı tanımlamaların gerçek ya da algılanan bir kayıp ihtimali ile bir rakibin varlığı konusunda hemfikir olduğu görülmektedir. Yapılan bu farklı kavramsallaştırmalar çerçevesinde romantik kıskançlık, önemsenen bir ilişkinin bitmesine ya da yapısının zarar görmesine neden olabilecek gerçek ya da algılanan bir tehdit karşısında verilen olumsuz karmaşık tepki olarak tanımlanabilir.

Romantik kıskançlık, ikili ilişki dışında yer alan üçüncü bir kişiyle rekabeti içermektedir ve bazı konularda tercih edilen olma arzusuna karşın, bir başkasının daha fazla tercih edildiği şüphesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ancak burada bahsedilen rekabet daha yüksek ya da daha düşük statüye ilişkin sosyal mukayese anlamına gelmemektedir;
buradaki rekabetin kişinin sahip olduğu bir şeyi bir başkasının elde etmesi ihtimaline dayanan bireysel bir rekabet var olduğu varsayılmaktadır.

Romantik Kıskançlığı Neler Tetikliyor?

Romantik kıskançlık; düşünsel, duygusal ve davranışsal olarak normal boyutta olandan patojenik boyutta olana doğru yoğunluk, devamlılık ve içgörü açısından farklılaşan bir yelpazeye sahiptir.

Romantik kıskançlık, belli bir yatkınlık ile belirli bir başlatıcı olay arasındaki etkileşimin sonucudur ve tetikleyici bir olay yaşanmadığı sürece kıskançlığa yatkınlık kendini göstermeyebilir. Romantik kıskançlık bileşenlerinin ve yoğunluğunun her bireyde değişiklik göstermesi gibi romantik kıskançlığı başlatan olayın düzeyi de kişiden kişiye farklılaşmaktadır.

Kıskançlığa yatkınlığı olağan dışı boyutta yüksek olan kişiler için yanından geçen etkileyici bir yabancıya atılan bakış kışkançlığı başlatan olayken, çoğu insan için kıskançlığı başlatan olay, eşin gayrimeşru ilişkisinin var olduğunun öğrenilmesi gibi daha ciddi bir durum olmaktadır. Diğer yandan kıskançlığa yatkınlığı düşük olan kişiler için ise çok az olay kıskançlık tepkilerini aktive etmektedir. Çalışmalar son yıllarda kullanımı giderek artan sosyal paylaşım sitelerinin de kıskançlığı tetikleyen faktörler arasında yer aldığını göstermektedir.

Romantik kıskançlığa yatkınlık, yaşanılan kültürden, ailesel yapıdan, aile diziliminden, yakın ilişkilerdeki bireysel deneyimlerden etkilenmektedir. Kişinin sahip olduğu bu özelliklere ek olarak romantik kıskançlıkta, rakip kişinin bireysel özellikleri de rol oynamaktadır. Burada rakibin sahip olduğu özelliklerin önemi, bu özelliklerin kıskançlık yaşayan taraf için arzulanır olup olmamasına değil, eş tarafından ne ölçüde arzulanır olduğuna dair inanışa bağlıdır; yani rakip kişi eş ile uyumlu olduğu oranda tehdidi arttırmaktadır.

Sheets, Fredendall ve Claypool (1997) romantik kıskançlığı tetikleyen faktörleri dört grupta toplamışlardır. Buna göre kişiler, eşleri bir başka kişiye ilgi gösterdiğinde, bir başkası eşlerine ilgi gösterdiğinde, eşleri geçmişte ilişki yaşadığı birisi ile iletişim kurduğunda ve eşin muğlak davranışları karşısında kıskançlık yaşamaktadırlar.

Bu sınıflandırmaya göre romantik kıskançlığın tetikleyicileri kavramın tanımı ile paralel olarak eşin kaybedilmesine yönelik endişe ve korku temelinde ortaya çıkıyor görünmektedir. Bu düşünceyi destekler şekilde de bir duygu kümesini içeren romantik kıskançlığın üç temel bileşeninden birinin eşi bir başkasına kaptırma korkusu olduğunu belirtmiştir. Kıskançlık durumunda yaşanan korkunun kaynağı kişinin tercih edilen pozisyonunu bir başkasına kaptırma ve yetersiz duruma düşme olasılığıdır ve başka birinin daha fazla tercih edildiği hissi kıskançlığın acı verici
doğasına katkıda bulunmaktadır.

Kimi zaman da kişiler eşlerini niyetli bir şekilde kıskandırma girişiminde bulunmaktadırlar. Sheets ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada katılımcıların yaklaşık %75’i eşlerini kimi zaman kıskandırma girişiminde bulunduklarını söylemişlerdir. Fleischmann, Spitzberg, Andersen ve Roesch (2005) eşlerin karşı tarafı kıskandırmak için izledikleri girişimleri arkadaşlarla eşi ayrı tutma, arkadaşlarla eşin dahil edilmediği planlar yapma gibi davranışları içeren “ilişkisel mesafe koyma”; kendine başkası göndermiş gibi çiçek gönderme, eşin bulması için sahte numaralarla kendini arama gibi eylemleri kapsayan “görünürde flörtleşme” ve geçmiş ilişkiler, diğerleri ve onların şimdiki ilişkileri hakkında konuşma gibi davranışları barındıran “ilişkisel alternatifler” olarak sıralamışlardır. Bu girişimler ilişkilerinde yetersiz hisseden kişilerin kendilerine olan saygı ve güvenlerini arttırma,
ilişkide güç dengesini değiştirme ve kontrol sağlama, intikam almaya da eşlerine hala arzulanır olduklarına dair mesaj verme gibi amaçlara hizmet etmektedir.

Kıskançlık İlişkileri Nasıl Etkiliyor?

Romantik kıskançlık ortaya çıkış şekline ve yaşanması durumunda nasıl başa çıkıldığına bağlı olarak olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirilebilir. Örneğin, kıskançlık kimi zaman kişileri, ilişkilerini tehdit eden durumlara karşı ilişkilerine sahip çıkmak adına harekete geçirebilmektedir.

Buunk ve Dijkstra (2006) romantik kıskançlığı tepkisel, sahiplenici ve kaygılı olmak üzere sağlıklı olandan sorun yaratıcı olana doğru sıralanan üç grupta ele almışlar ve aşk ile ilginin bir simgesi olarak yorumlanabilecek tepkisel kıskançlığın olumlu bir ilişki olgusu olarak kabul edilebileceğini öne sürmüşlerdir. Kıskançlık çeşitlerinin ilişki yakınlığına etkileri üzerinden değerlendirildiği bir çalışmada da araştırma bulguları ışığında tepkisel kıskançlık iyi, sahiplenici kıskançlık ise kötü olarak nitelendirilmiş ve tepkisel kıskançlığın ilişki yakınlığı ile doğru orantılı olduğu bulunmuştur. Ancak romantik kıskançlık her zaman ilişki üzerinde olumlu etkiler bırakacak düzeyde yaşanmamaktadır.

Kıskançlığın sağlıksız bir boyutta yaşandığında ilişkideki olumsuz faktörlerle doğru orantılı olduğuve evlilik sorunları ile boşanma nedenleri arasında önemli bir yere sahip olduğu inkâr edilemez.

Romantik kıskançlık, ister gerçek ister algılanan bir kayıp tehdidine verilmiş tepki olsun, ortaya çıkışının ardından bilişsel boyutta ilişkiye zarar vermekte ve özgüvende hasara yol açmaktadır. Özellikle sanrısal yapıda yaşanan kıskançlık ilişki doyumsuzluğuna zemin hazırlıyor görünmektedir.

Romantik kıskançlık genellikle kişilerde acı, korku, öfke, üzüntü, haset, keder, küçük düşme, hiddet, nefret, tedirginlik, kendini suçlama, utanç, mahçubiyet, hayal kırıklığı, güvensizlik, kendine acıma, çaresizlik, rakiple kendini kıyaslama, tahihsizlik hissi gibi birçok olumsuz duyguyu uyandırmaktadır.

White and Mullen romantik kıskançlıkla bağlantılı altı temel -aynı zamanda genel olarak olumsuz kabul edilebilecek- duygudan bahsetmiştir. Bu duygular; nefret, iğrenme, kızgınlık, hiddet gibi duyguları içeren “öfke”; kaygı, endişe ve üzüntüyü barındıran “korku”; depresyon ve çaresizliği kapsayan “keder”; kırgınlık ve çekememezliği içeren “haset”; şehvet ve arzuyu barındıran “cinsel uyarım”; pişmanlık ve utanma gibi duyguların yer aldığı “suçluluk”olarak sıralanmıştır.

White ve Mullen’ın kuramını test etmeye yönelik bir çalışmada kıskançlığın yarattığı olumsuz duyguların ne denli ağır olduğu ortaya konmuştur. Çalışmanın sonuçlarında, sevilen kişiyi bir rakibe kaptırma durumunda yaşanan yalnızlık ve özgüven kaybı, diğer durumlardaki kayıplarla (trafik kazası, iş sebebiyle başka bir yere taşınma, terk edilme ve başa birinin tercih edilmesi) kıyaslanmış ve bir rakibe bağlı kayıp durumunda yaşanan özgüven kaybının ve öfkenin diğer durumlarla kıyaslandığında en yüksek olduğu ortaya konmuştur. Bu bilişsel ve duygusal sonuçların yanı sıra, romantik kıskançlığın olumsuz etkileri kimi zaman kendini davranışsal alanda göstermekte ve kişilerin normalde yapmayacakları davranışları sergilemelerine neden olmaktadır. Örneğin, bazı kişiler için yoğun kıskançlık duyguları, eşe yönelik istismar edici ve şiddet içeren davranışlara yol açmakta, hatta intihar ya da cinayet ile sonuçlanmaktadır.

Son olarak, romantik kıskançlık çiftlerin cinsel yaşamı üzerinde de olumsuz etkiler yaratmakta ve çiftler arasındaki uyumsuzluk, cinsel işlev bozukluklukları gibi sorunların ortaya çıkışında rol oynamaktadır.

Romantik Kıskançlık Durumunda Verilen Tepkiler Nelerdir?

Kıskançlık durumunda belirli bilişsel değerlendirmeler yapılmakta, bu bilişsel değerlendirmelere aynı zamanda çeşitli duygusal tepkiler eşlik etmektedir ancak kıskançlığın sadece içsel bir yaşantı olduğu nadirdir. Kıskançlık, belli
duyguları, belli bilişleri, belli fiziksel belirtileri içeren içsel bileşenlerin yanında, içsel olanlara göre dışarıdan daha açık görülen, eylemlerle ve kişiler arası iletişimle ifade edilen dışsal bileşenleri de içermektedir. Kıskançlığa verilen tepkilerin ele alınışı, kıskançlığın normal/patolojik ya da olumlu/olumsuz olarak nitelendirilmesi, tepkilerin yoğunluğuna ve kişilerin durumla nasıl başa çıktığına bağlı olduğundan önemlidir.

White ve Mullen’a göre kişiler kıskançlığı tetikleyici bir uyaranla karşılaştıklarında üç aşamalı bilişsel bir ön değerlendirme sürecinden geçmektedirler; buna göre kişiler bir rakip ilişkinin var olma potansiyelinin olup olmadığını değerlendirmekte, rakip ilişkisinin gerçekten var olup olmadığını belirlemeye ve rakibin yaratacağı tehdidin boyutunu tahmin etmeye çalışmaktadırlar.

Guerrero, Andersen, Peter, Spitzberg, ve Eloy, kıskançlığın ifade edilişiyle bağlantılı on bir iletişimsel tepkiden bahsetmişlerdir. İlk altısı iletişim kurmaya ya da iletişimi engellemeye yönelik çabalardan oluşan tepkiler şu şekilde sıralanmıştır:

engellenmişlik, üzüntü ya da öfke gibi kıskançlıkla ilişkili duyguların sözel olmayan ifadesinden oluşan “olumsuz duygulanımın ifade edilmesi”; duyguları ve endişeleri açığa vurma gibi sorun çözme girişimlerini içeren “bütünleştirici iletişim”; bütünleştirici iletişimin tersine eşe bağırma ya da kaba davranma gibi davranışları içeren “dağıtıcı iletişim”; konuşmayı kapatma ya da kıskanç duyguların inkarı gibi davranışları kapsayan “kaçınma/inkar”; eşe soğuk veya kötü bakma ya da olay yerini öfkeyle terk etme, eşi görmezden gelme gibi doğrudan olmayan fakat yine de saldırgan davranışları içeren “aktif mesafe koyma”; tehdit etmeyi ya da gerçek anlamda fiziksel şiddet uygulamayı içeren “şiddetli iletişim/tehdit”. Geriye kalan kıskançlığın ifade ediliş şekilleri ise sıklıkla eşi hedeflese de her zaman kıskanan ve kıskanılan kişi arasında doğrudan bir iletişimi içermemektedir.

Bu iletişim şekilleri şu biçimde sınıflandırılmıştır: eşi gizlice gözetlemeyi, nerede olduğunu kontrol etmeyi içeren “gözleme/izleme davranışı”; eşe çiçek yollama, kendisini daha çekici hale getirmeye çalışma gibi ilişkiyi geliştirme için tasarlanmış eylemlerden oluşan “telafi edici yenileme stratejileri”; eşin duygusunu manipule etmeye yönelik eylemleri kapsayan “manipulatif girişimler”; rakiple iletişimi ve kişiyi eşden uzak durması için mümkün olduğunca uyarmayı içeren “rakiple irtibat”; kıskançlığa karşılık olarak kapıları çarpma ve nesneleri fırlatma gibi davranışların sergilendiği “şiddet davranışı”. Feischmann ve arkadaşları da kıskançlık durumunda verilen tepkileri nesneleri fırlatma, itme, vurma, duvarı yumruklama, gözetleme, tehdit etme, hakaret etme, kapıyı çarpma gibi davranışları içeren “saldırganlık”; daha az sevgi gösterme, sözel iletişim kurmama, kaba davranma, iğneleme, küçümseyen yorumlar yapma, başkaları ile ilgilenme, etkilenmemiş gibi görünme gibi davranışlardan oluşan “geri çekilme” ve mükemmel olmaya çalışma, daha fazla ilgi gösterme, daha fazla vakit geçirme gibi davranışları kapsayan “ilişkisel telafi girişimi” olarak sıralamışlardır.

Bu gibi iletişimsel cevapların kullanımının kişiden kişiye gösterdiği farklılıkta bağlanma stillerinin etkili olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bağlanma stilleri altında yatan zihinsel modeller, duyguların deneyimlenmesini ve ifade edilmesini düzenlemektedir ve diğerlerine yaklaşma ya da diğerlerinden kaçınma yönelimleri üzerinde etkili olmaktadır.

Ayrılmaya ve kaybetme tehdidine verilen tepkiler, romantik ilişki dinamiğinin bağlanma ile doğrudan ilgili özellikleri arasında yer almaktadır. Ayrılma ve kayıp tehdidi çeşitli faktörlerin sonucu olabilse de, kıskançlığın temelinde yer alan bir başka kişi için terk edilme ihtimali bu tehdidin yaygın sebeplerden biridir. Guerro’ya göre de kıskançlığın deneyimlenmesi ve ifade edilmesi ile bağlanma stili kategorilerinin ve boyutlarının bağlantılı olduğunu düşünmek için bir çok neden vardır. Ayrılma tehdidinin ve ilişkisel değişimin var olduğu özel bir durum olarak kavramsallaştırılabilecek olan kıskançlık bağlanma sistemini aktive eden üzüntü veren ve endişeye yol açan bir durum yaratmaktadır. Olası ayrılıktan ya da ilişkiyi sürdürme motivasyonundan veya isteksizliğinden kaynaklanan bu düşünce ya da duygularla başa çıkabilmek için de kişilerin bağlanma sistemi harekete geçmektedir.

Romantik kıskançlık durumunda verilen tepkiler, amaca yönelik olarak da değişiklik göstermektedir.Buna göre kıskançlık yaşayan kişinin tepkileri; ilişkiyi devam ettirme, özgüveni sürdürme, eşin kendisiyle ve rakiple olan ilişkisine dair muğlaklığı ortadan kaldırma, ilişkiyi tekrar gözden geçirme, intikam aracılığıyla eşitlik sağlama gibi
amaçlara ve duyguların yoğunluğuna bağlı olarak farklılaşmaktadır.

Yukarıda belirtilen faktörlere ek olarak ilişki odaklı ruminasyonlar da kıskançlığa verilen tepkilerin ortaya çıkışında rol oynuyor görünmektedir Ruminasyon güvenle negatif bir ilişkiye sahipken; sahiplenme, gözetleme/izleme, denetleme, kısıtlama, manipülatif davranma, eşin ilişkiye olan taahhütünü ölçmeye yönelik gizli testler uygulama, ilişkiyi bitirmekle tehdit etme, rakiple iletişime geçme, dağıtıcı iletişim, şiddet içeren iletişim, objelere yönelik şiddet, araya aktif mesafe koyma, kaçınma/inkar davranışı ile pozitif bir ilişki göstermektedir. Bunun yanında ruminasyon ile telafi edici onarma, negatif duygulanım ifadesi, sahiplenme belirtileri gösterme, rakipleri azımsama arasında da pozitif bir bağlantı vardır. Bu tepkiler; eşle olan yakınlığı güçlendirme, eşten güvence işaretleri arama ve eşi rakip ile ilişkisinden vazgeçirmeye yönelik girişimlerdir.

Kimi zaman da çiftler kıskançlık durumunda verdikleri tepkileri geçmişte eşlerinin aynı durumda verdiği tepkilerle kıyaslayarak, ilişkide evlilik dışı bir yakınlık yaşandığında nasıl tepki verileceğine dair örtük kurallar koymaktadırlar.

Romantik Kıskançlık ile İlgili Psikolojik Çalışmalar

Romantik kıskançlığın ortaya çıkışında etkili olan belirli bilişsel süreçlerin bulunduğu düşünülse de ulaşılabilen çalışmalar arasında romantik kıskançlığın bilişsel süreçlerle ilişkisini erken dönem şemalarla ilişkilendirerek inceleyen çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. İlgili alanyazın gözden geçirildiğinde romantik kıskançlık ile erken dönem
yaşantılar arasındaki ilişkiye yönelik çalışmaların çoğunlukla bağlanma kuramı üzerinden yapıldığı görülmektedir. Bu bölümde de ağırlıklı olarak romantik kıskançlık ve bağlanma ilişkisini ele alan çalışmalara yer verilmiştir.

White ve Mullenbazı ilişkilerde sıkça yaşanan romantik kıskançlığın kimi ilişkiler için yabancı olmasını, bağlanma temelinde açıklamışlar ve bağlanma stillerinin altında yatan zihinsel modeller kişilerin duygusal ifadeleri ve kişilerarası iletişimleri ile ilişkili olduğundan, kişilerde kıskançlığın varlığının ve ifade ediliş tarzının bağlanma
stillerine göre değişiklik gösterdiğini öne sürmüşlerdir. Bununla paralel olarak Sharpsteen ve Kirkpatrick bağlanma ve kıskançlığın en az dört ortak özelliği olduğunu vurgulamışlardır. Buna göre bağlanma ve romantik kıskançlık, ilişkiyi sürdüren bir süreç olarak kavramlaştırılabilir; sevilen birinden gerçek ya da olası bir ayrılma tarafından başlatılır; öfke, korku, üzüntü gibi duyguları içeren benzer duygusal deneyimleri içerir; ve son olarak da kendiliğin ve ilişkilerin zihinsel modeli tarafından düzenlenir.

İlgili çalışmaların sonuçlarına bakıldığında genel olarak romantik kıskançlık ve bağlanma arasında bir ilişkinin var olduğu ortaya konmuştur. Hazan ve Shaver, romantik aşkı bağlanma kuramı çerçevesinde kavramsallaştırdıkları çalışmalarında, kaygılı/kararsız bağlanma stiline sahip bireylerin güvenli ya da kaçıngan bağlanma stiline sahip olan bireylere göre romantik ilişkilerde daha fazla kıskançlık sergilediği sonucuna ulaşmışlardır. Bu çalışma sonucuyla tutarlı olarak Buunk kaygılı/kararsız bağlanma stiline sahip olan kişilerin tüm kıskançlık türlerinde – tepkisel, önleyici ve kaygılı kıskançlık- en kıskanç grup olduğunu ve bu grubu kaçıngan bağlanma stiline sahip olanların izlediğini bulgulamıştır. Knobloch, Solomon ve Cruz’un çalışmasında da romantik kıskançlık deneyiminin kaygılı bağlanma ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Benzer şekilde Marazziti de, bağlanma ve kıskançlığın alt boyutları arasındaki ilişkiyi incelemiş ve kaygılı bağlanma stilinin kıskançlığın tüm alt boyutları ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Aynı çalışmanın sonuçlarına göre kaçıngan bağlanma stili kıskançlığın özgüven, kaybetme korkusu ve şüphe boyutları ile anlamlı düzeyde pozitif bir ilişki içerisindedir. Saplantılı bağlanma stiline sahip olanlar güvenli bağlanma stiline sahip olanlarla kıyaslandığında, kıskançlığın obsesyon, kaybetme korkusu ve kişiler arası hassasiyet boyutlarından daha yüksek puan almışlardır. Bir başka çalışmada da bağlanma kategorileri ve boyutlarının romantik kıskançlık deneyimi üzerinde etkili olduğu ve kendiliğe dair daha olumsuz bir zihinsel modele sahip kişilerin kıskançlığa daha yatkın olduğu sonucu elde edilmiştir.

Çalışmalar bağlanma stillerinin, kıskançlığı tetikleyen faktörler üzerinde de etkili olduğunu göstermektedir. Levy ve Kelly kıskançlık, cinsiyet ve bağlanma ilişkisini inceledikleri çalışmalarında bağlanma stilinin hangi tür aldatmanın daha çok kıskançlık yarattığını belirlemede etkisi olduğu sonucuna varmışlardır. Buna göre güvenli bağlanma stiline sahip kişilerin cinsiyet farkı gözetmeksizin duygusal aldatmayı cinsel aldatmadan daha stres verici buldukları, kayıtsız bağlanma stiline sahip kişilerde ise kadınların bir kısmının erkeklerin ise çoğunluğunun cinsel aldatmayı daha büyük bir sorun olarak gördükleri bulgulanmıştır. Benzer şekilde Tagler ve Gentry cinsel ve duygusal aldatmaya verilen kıskançlık tepkilerinde bağlanma stili ve cinsiyetin rolünü incelemiş ve çalışma sonunda kayıtsız bağlanma stiline sahip kişilerin güvenli bağlanma stiline sahip olan kişilere göre cinsel aldatmayı daha stres yaratıcı bir durum olarak gördükleri bulunmuştur. Temel bağlanma boyutları ile romantik kıskançlığın duygusal, davranışsal ve bilişsel türlerindeki temel süreçler arasındaki ilişkilerin incelendiği bir çalışmada, bağlanma stillerinin davranışsal kıskançlık üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu, ancak duygusal ve bilişsel kıskançlığın bağlanma stillerini anlamlı düzeylerde etkilemediği ortaya konmuştur. Aynı çalışmada korkulu bağlanma stiline sahip olanların güvenli bağlanma stiline sahip olanlardan daha yüksek düzeylerde davranışsal kıskançlık gösterdikleri saptanmıştır. Ayrıca bağlanma stillerinin kıskançlığa yönelik tepkilerden korku, endişe ve kendinden şüphe duyma üzerinde anlamlı etkilere sahip olduğu sonucu elde edilmiştir. Benzer şekilde Rydell ve Bringle bağlanma ve bireylerde tepkisel ve şüpheci kıskançlığın farklılaşmasını araştırmış ve daha şüpheci kışkançlık sergileyen kişilerin daha fazla güvensizliğe ve kaygılı ya da kaçınmacı bağlanmaya sahip olduğunu ortaya koymuşlardır.

İlgili alanyazında bu tez kapsamında araştırılması amaçlanan kıskançlık ve erken dönem uyumsuz şemalar ilişkisine odaklanan bir çalışmaya rastlanmıştır. Bu çalışma duygusal yoksunluk, kendini feda etme, yüksek standartlar şemaları dışındaki diğer tüm şemalarla romantik kıskançlık arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulmuştur. Özellikle terk edilme/istikrarsızlık, kusurluluk/utanç, boyun eğicilik, güvensizlik/istismar edilme, bağımsızlık/yetersizlik, iç içe geçme şemaları ile romantik kıskançlık arasında yüksek bir ilişki olduğu görülmüştür.
Yukarıda yer verilen çalışmaların da gösterdiği gibi kıskançlığın erken dönem yaşantılarla ilişkisi çoğunlukla bağlanma temelinde araştırılmıştır. Erken dönem uyumsuz şemaların bağlanma temelinde kavramsallaştırılmasından hareketle bağlanma ve romantik kıskançlık arasında ilişki bulgulayan bu çalışmaların,
şemalar ve romantik kıskançlık arasında da bir ilişkinin var olabileceği fikrini desteklediği düşünülmektedir.